top of page
  • Yazarın fotoğrafıSadettin Elibol

BİR BİRİKİM OLARAK BİLİM VE BİLGİSİ

Daha önceki bazı yazılarımda vurgulandığı gibi Türk devrimi bazı süreklilikler de içerir. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz geç Osmanlı döneminde yetişmiş bilim insanlarını sahiplenme, dahası onların çalışmaları için gerekli imkânlar -bütün sınırlılıklara karşın- oluşturmaktır.

O az sayıdaki bilim insanları, söylemek bile fazla, Osmanlı Türk modernleşmesi sürecinde yetişmişler; yen Türkiye’nin inşasında kendilerine düşen rolü hakkıyla oynamışlar; tam da bu nedenle “Cumhuriyet’e kanat gerenler” olarak nitelenmişler ve yüceltilmişlerdir.

Çoğu bilimsel araştırmada gösterildiği gibi, 19. Yüzyıl öncesi Osmanlı döneminde bilim yapılabilmesi için gerekli ortam yoktur. Çünkü ortam zihniyetle yaratılabilir. O zihniyet de söz konusu dönemde oluşmamıştır.

Kimileri bu olgusal gerçeğe karşı matematik, mantık ve astronomi alanlarından örnekler vererek aksini savunmaya çalışırlar.

Evet, bu alanlarda -çok sınırlı da olsa- bir birikimden söz edilebilir: Medreselerin kuruluşundan kapanışına kadar mantık, matematik ve astronomi öğretimi vardır; ancak bunlar “âlet ilimleri” olarak görülmüş; “bizatihi değer” olarak benimsenmemiştir.

Kaldı ki burada yapılan şey, örneğin mantıkta, alınan Aristoteles mantığını – doğru dürüst bir katkı getirmeden, ezberletmekten ibarettir (matematik ve astronomide de yapılan farklı değildir).

Oysa Batı’da klasik mantık (Aristoteles mantığı) içerilerek aşılmış; dillerde ve bilgisayarlarda kullanılan modern (sembolik) mantık geliştirilmiştir.

Sembolik mantığı üretemeyen medreseler matematikte de yüzyıllarca “tekrarın tekrarıyla” durumu idare etmiş; modern matematiği yaratamamıştır.

Mantık ve matematik biçimsel (formel) bilimlerdir; tümdengelim (deduction) yöntemini kullanırlar; tartışılamaz bir kesinlik sunarlar.

Bilindiği gibi bilimde önemli olan, daha doğrusu verimli olan tümevarım yöntemidir.

Doğa bilimleri bu yöntemi kullandıkları için biçimsel bilimlerle karşılaştırılamayacak kadar verimli olmuştur. Özellikle 17. Yüzyıldan günümüze kadar sağlanan doğa bilimleri birikimi bunu kanıtlar.

Peki, geç Osmanlı dönemi öncesinde doğa bilimleri neden yapılamamıştır?

Doğulu ve Batılı çoğu bilim tarihçisi, dahası felsefeci entelektüel, kuruluşundan kapanışına kadar medrese öğretiminin temelini oluşturan Gazali teolojisine dikkat çekerler.

İlgilisi bilir; bu teolojiye göre doğadaki nesnelerin adı bile yoktur. Örneğin, su hem sudur hem değildir. Ateş, hem ateştir hem değildir. Olaylar arasında nedensellik ilişkisi de yoktur. Her şey, O nasıl isterse öyle olur. Dolayısıyla, doğa ne anlaşılabilir ne de açıklanabilir.

Demek ki -buna göre- bilgece yaratılmış, bilinebilir bir doğa (veya evren) söz konusu değildir.

Egemen zihniyet bu olunca bilim yapılamaz; dolayısıyla teknoloji de üretilemez.

Söz konusu dönem Osmanlı’sında bu sorunu gören hiç olmamış mıdır peki? Kuşkusuz olmuştur: Örneğin, Kâtip Çelebi’nin saptaması oldukça önemlidir.

Çelebi, bilindiği gibi Osmanlı fetihlerinin “zirve yaptığı” dönemin aydınıdır.

Onun saptaması şu: “Osmanlı medrese uleması tabiata ö..z gibi bakmaktadır.”

Farabî ve İbn-i Sina’yı medreseye sokmayan söz konusu teoloji -doğal olarak- bilim yapabilmenin önkoşulu “zihniyet iklimi”ni, dolayısıyla akılsal ortamı yaratamazdı. Nitekim öyle de olmuştur.

Kimileri 8. ve 14. Yüzyıl arası Maveraünnehir Aydınlanması’ndan söz edebilir.

Bu eserin ilk metninde vurgulandığı gibi, evet Maveraünnehir’de söz konusu yüzyıllar arasında belli bir aydınlanma vardır. Ancak bu aydınlanmanın temelinde, öncelikle eski Yunan’dan yapılan çeviri metinler (örneğin felsefe ve bilim eserleri) bulunur.

Söylemek bile fazla; felsefe, bilim ve sanat alanında kendini gösteren bu aydınlanmanın yaratıcıları medrese çıkışlı insanlar değildir: Bağdat, Harran ve Semerkant vb. merkezlerde hanedan yönetimlerinin “teşvik ve desteği”yle çalışmış yaratıcı kişiliklerdir.

Yine anılan metinde vurgulandığı gibi bu aydınlanma birikiminden Selçuklu ve Osmanlı’ya felsefe ve bilim değil, sanat “intikal” etmiştir.

Kimileri Osmanlı döneminde astronom Ali Kuşçu’nun çalışmalarından söz edebilirler. Ancak bu büyük yetenek de Osmanlı değildir; İstanbul’a Maveraünnehir’den getirilmiştir.

Kaldı ki bu alanda çalışan önemli bir ismin, Takiyüddin’in kurduğu gözlemevinin “burada çalışanlar semadaki meleklerin bacaklarını seyrediyorlar” safsatasıyla yıkıldığı da bir gerçektir.

Buraya kadar vurgulanan gerçeklere karşın Selçuklu ve Osmanlı’da (19. yüzyıl öncesi Osmanlı’da) felsefe ve bilim kırıntıları arama çabalarına tanık olunabiliyor. Bu tiplerin yaptığı şey, sözcüğün tam anlamıyla “kuru deriden bal çıkarmak”tır.

(…)

Türkiye’de, dünyaya hâlâ Gazali (ve Eşari) teolojisiyle bakanlar, öncelikle bilme ile inanmayı birbirine karıştırıyorlar. Oysa bilme ve inanma, insanın farklı iki yetisini ifade eder.

Kuşkusuz, insan bildiğine de inanabilir. Ancak bu, ikisi arasındaki kategorik farkı ortadan kaldırmaz.

Tartışmasız olan şu ki, bilgi bilimle elde edilir (gündelik bilgiden söz etmiyoruz).

Bilim, belli bir alanda, belli bir yöntemle elde edilmiş, yanlışlanamamış sistemli ve tutarlı bilgiler toplamıdır.

Bilimin sunduğu bilgi bilimsel bilgi olarak tanımlanır. Bu bilginin temel özellikleri de şunlardır:

-Olgusallık: Bilimsel bilgi olgusaldır. Bilimsel önermelerin hepsi ya doğrudan ya dolaylı olarak gözlem konusu olayları dile getirir. Bunların doğru ya da yanlış olmaları, dile getirdikleri olguların (veya olgusal ilişkilerin) var olup olmamasından kaynaklanır.

-Mantıksallık: Bilimsel bilgi mantıksal bilgidir; kendisi elde edilirken (örneğin bir hipotez veya kuram doğrulanırken) mantıksal düşünme ve çıkarım kurallarına uyulduğu için mantıksaldır. Ayrıca, o, kendi içinde çelişki barındırmayan tutarlı bilgidir.

-Nesnellik: Bilimsel bilgi, onu ortaya koyanın kişisel eğilimleri ve önyargılarından bağımsız olan bir bilgidir. Kuşkusuz bu mutlak bir nesnel oluş anlamına gelmez. Çünkü bilim insanı fotoğraf makinesi değildir.

Eleştirellik: Bilimsel bilgi eleştirellik özelliği taşır. Örneğin, doğruya varmak için, bilim yerleşmiş bir kuram karşısında bile eleştirelliğini sürdürür. Bu ona “kendini eleştirme” ve düzeltme yeteneği kazandırır.

-Genelleyicilik: Bilimsel bilgi genelleyici bilgidir. O, tek tek olguları değil, onların ait olduğu türün (ya da sınıfın) özelliğini ya da olgular arasında var olan değişmez ilişkileri dile getirir. Örneğin, taşın düştüğünü, yağmurun düştüğünü … düşme olayı ile dile getirir (açıklar). (Yani tümevarım yoluyla bir genelleme yapar.)

Bilim felsefesinin b’sinden habersiz kimileri (örneğin, Gazali-Eşari tutkunları, T. Kuhn’u kullanarak bilimsel bilginin, özellikle nesnel olmadığı safsatasına sarılanlar, vb.), Türkiye’de, 1970’lerden bu yana aşılmış bir pozitivizm karşıtlığını sürdürmektedir.

Oysa sandıkları gibi bilim, mutlak peşinde koşmaz. Tam da bu nedenle sunduğu bilgiyi mutlaklaştırmaz. Çünkü onu yeni araştırmalara açık tutar.

En basit bilim felsefesi kitaplarından bile öğrenilebilir: Pozitivizm, olguculuk anlamına gelir. Bu da bilimin salt olguları konu aldığına işaret eder. Daha açıkçası, bilimsel bilginin olgusal bilgi olduğunu anlatır.

Kaldı ki, artık A. Comte’un yaklaşımı olarak bilinen olguculuktan sonra Viyana çevresinin geliştirdiği mantıkçı pozitivizm (olguculuk) söz konusudur.

Mantıkçı olguculuğun kurucu temsilcileri H. Reichenbach ve R. Carnap’tır.

Reichenbach, felsefenin alanını bilim üzerine düşünme olarak sınırlar; bunu da sembolik mantık diliyle yapar.

Ona göre önemli olan, bir önermenin doğrulanabilir olup olmamasıdır.

Bilindiği gibi bilime ait metinler, günlük dille yazılmış metinlerdir. Bu yaklaşıma göre söz konusu metinler, sembolik mantık diline çevrilir. Sonra ortaya çıkan dile bakılarak onun mantığı bulunmaya çalışılır. Çünkü ancak sembolik mantıkla söz konusu metinler açıklığa kavuşturulabilir. Ayrıca “düşünüşün çeşitli gidiş yolları” hesaba katılabilir.

Reichenbach’a göre işte doğru ya da yanlış olduğu gösterilebilir olan cümleler anlamlı önerme (ya da cümle)lerdir. Ancak kimi önermelerin doğruluk değeri şimdi değil, gelecekte belirlenebilir (örneğin “yarın kar yağacak” gibi).

Önermeler, farklı yollardan doğrulanabilir. En basit olanı, doğrudan gözleme başvurmaktır. Ancak önermelerin pek azı bu yolla doğrulanabilir.

Gözlenemez şeylere ilişkin önermelere gelince, bunların anlamlı olmaları, gözlemlere dayalı olmalarından ileri gelir. Onlar, anlamlarını gözlenebilir şeylerle ilişkilerinden alır. Bu da dili gözlenemez nesneler dâhil, kapsamı daha geniş bir evrene (dünyaya) uygulama imkânı kazandırır.

Mantıkçı olguculuğun anahtar kavramı doğrulama, en gelişmiş anlatımını Carnap’ta bulur.

Sembolik mantık, ona göre de doğru ya da yanlış bilgi vermez. Onunla gözlem ve deneyden gelen bilgiler (önermeler) çözümlenir, aralarındaki ilişkilerin anlamları açıklığa kavuşturulur.

Carnap, bu temelde, doğrulamanın nasıl yapılabileceğini göstermek amacıyla dili sentaks açısından ele alır. Çünkü dilin sentaksı, ona göre “dildeki bütün ifadelerin arasındaki ilişkileri düzenler; bu ilişkilerin tabi olduğu kuralları belirler.” Bir önermenin doğrulanması, bu kurallar yardımıyla tanımlanabilir.

Carnap, iki tür doğrulama yöntemi olduğunu söyler: Doğrudan doğrulama, dolaylı doğrulama.

Doğrudan doğrulamada işlem basittir. Dolaylı doğrulamada, mantıksal türden işlemler yapılır. Burada bir önerme, diğer önermeye sentaks kuralları aracılığıyla indirgenir. Bu yüzden “doğrudan verilmeyenler”i taşıyan yine fiziksel dil olur. Açıkçası, fiziksel dile karşılık gelmeyen önermeler de yine fiziksel dile indirgenirler: Örneğin, kuantum, kuvark vb. kavramlar, sentaks kurallarına göre bir önerme içinde ifade edilir, dönüştürme kuralları yardımıyla fiziksel dile ulaşılır.

Evet, Carnap, her çeşit kavramın fiziksel dile indirgenebileceğini vurgular. Buna karşın doğrulamanın tam (mutlak) olamayacağını düşünür.

O, bu nedenle doğrulama üzerindeki çalışmasını, dili semantik açıdan ele alarak derinleştirmiş, yine tam bir doğrulamanın imkânsızlığı sonucuna varmıştır: Ancak kısmî bir doğrulama vardır, bunun anlamı da pekiştirmedir.

Anlaşılacağı gibi burada önemli olan, bir önermenin doğrulanabilir olup olmamasıdır. Doğrulanabilir önerme, anlamlı önerme (bilgi verici önerme)dir. Dolayısıyla yalnız bilimin önermeleri anlamlıdır (Etik vb. önermeler anlamsız önermelerdir) (Ayrıntı için S. Elibol, Felsefeye Giriş, Sek y. Ank. 1995, s. 41-65).

Söylemek bile fazla; olguculuk (pozitivizm) zemininde, bilimsel gelişmelerin etkisiyle oluşan mantıkçı pozitivizm de onun bilime dair kabullerinin çoğunu benimser. Ancak bir noktada ondan ayrılır: Tam bir doğrulama olamayacağını öne sürerek bilime bir sınır çizer. Başka bir ifadeyle, bilimde ne yapılabileceğini göstermeye çalışır. Kuşkusuz, buna göre de açıklanabilir şeyler gittikçe çoğalacaktır.

Görüldüğü gibi mantıkçı olguculuk, bilimin alçak gönüllü bir insan etkinliği olduğunu söyler. Bilimsel bilgi dışındaki bilgi türlerinin (gündelik bilgi, teknik bilgi, sanat bilgisi vb.) insan yaşamındaki işlevini, dolayısıyla değerini yadsımakla uğraşmaz.

21. yüzyılın ilk çeyreği biterken bile inanç merkezli bilgi anlayışından kurtulamayan Orta Çağ artığı bazı tiplerin hâlâ bilginin, dolayısıyla “bilimin dinselleştirilmesi” fantezisinden kurtulamadıklarına tanık olunabiliyor.

Özgürlük karşıtı bu mistik totaliter tipler kendi üretemedikleri bilgiyi, dolayısıyla bilimi mallarıymış gibi kullanmaktan hiç de arlanmıyorlar (Teknolojide de benzeri utanmazlığı küstahça sergileyebiliyorlar).

Söz konusu tiplerin -en azından- bir yıl, önce bilim tarihi, sonra da bilim felsefesi öğretimine alınmaları -verili koşullarda fantezi olsa da- oldukça gerekli görünmektedir.

….

Türk devriminin önderi o Büyük Yalnız, Osmanlı Türk modernleşmesi sürecinde yaşadığı, dahası bütün sınırlılıklara karşın entelektüel birikim edinebildiği için bilimin değeri konusunda tam bir zihinsel berraklığa sahiptir.

Böyle dolduğu içindir ki -o dağdağalı koşullarda- genç bir subay olarak önce “Maddeyi anlamak gerekir.” demiş, yıllar sonra da “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vurgusunu yapmıştır.

Kimileri bu vurgudaki “en” sıfatına dikkat etmeden itiraza yeltenirler.

Oysa buradaki “en” sıfatı, insan yaşamında bilimsel etkinlik ve bilimsel bilgi dışında da işlevsel etkinlikler ve bilgiler olduğuna da işaret eder.

Dahası, O, salt bilimsel etkinliğin, dolayısıyla ortaya koyduğu olgusal (anlamlı) önermelerin “iyi” ve “kötü” kavramlarıyla dile getirilen değer yargılarıyla ilgisinin olmadığını da bilir.

Açıkçası, O, bilimin değer alanında da “mürşit” olacağını sanacak bir ahmak değildir.

Kuşkusuz bilim, kendisi bir değerdir. Ancak H. Poincare’nin de vurguladığı gibi “kanıtlama isteyen bilim hakikati ile içten duyulan ahlak (daha doğrusu değer) hakikati birbirinden ayrıdır.”

Poincare, bu ayrılığı açımlar: “Bilim ile ahlaktan her birinin kendine özgü alanı vardır. Bunlar birbirine dokunur, fakat iç içe nüfuz etmez. Biri hangi hedefi göz önünde bulundurmamız gerektiğini gösterir, öteki hedef verilmişken, buna erişmek için gereken araçları bildirir. Onlar karşılaşmadıklarına göre hiçbir zaman birbirine aykırı düşmezler. Bilim ahlak dışı olmadığı gibi ahlak da bilimsel değildir.”

Poincare, devamla, bu gerçeği mantıksal temeline oturtur ve şöyle der: “Bir kıyasın ilk iki önermesi emredici veya yasaklayıcı değilse sonuç da buna bağlı olarak emredici veya yasaklayıcı değildir. Son önermenin bir emir veya bir yasağı ifade edebilmesi için hiç olmazsa ilk iki önermeden birinin emredici veya yasaklayıcı olması gerekir. Halbuki bilimin dilinde böyle bir önerme (ya da formül) yoktur. Bilimin dili sadece belirtici (indicatif)dir.”

Bilim alanından gelen filozof, “Ancak” der; “bilim ahlakın kurulmasına yardımcı olabilir. Örneğin, bilim geneli ele aldığında, bir takım genellemelere gidildiğinde bizi de genel çıkarları benlikten üstün görmeye sevk edebilir.”

Filozof sonuçta, ahlakı (doğrusu değeri) bilime dayandırmaya çalışmanın, onun inandırıcılığını yok edeceğini vurgular: “Bu durumda ahlak determinizmin etkisine girer. Kuşkusuz bu da yanlış olur. Suçlar ve cezalar isim değiştirir; cinayet ve ceza denilen şey hastalık ve korunma adını alır. Tiksintiden başka bir şey vermeyen rezalet sahibi bir kişiye garez bağlama hakkı kalmaz.” (Bkz: Bilimin Değeri, Çev.: F. Yücel, MEB y., İst. 1946; Son Düşünceler, Çev: H. R. Atademir, MEB y. İst., 1965).

….

Türk devrimi, her şeyden önce bilimin değeri, dolayısıyla gerekliliği konusunda bilinçli bir kadroyla başlatılmış ve yürütülmüştür.

Bu çerçevede, daha önce vurgulandığı gibi sistemli ve kararlı adımlar atılmıştır. Şöyle özetlenebilir bunlar:

-“Mektep-medrese ikiliği” kaldırılmış, bütün okullar Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Karma, laik ve bilimsel nitelikli uygulamaya geçilmiştir.

-Hem ilk hem de ortaöğretimde fizik, kimya ve biyolojiye (doğa bilimlerine) öncelik verilmiştir.

-Bu bilimlerin öğretmenleri yetiştirilmiş, eşzamanlı olarak ders kitapları yazdırılmıştır.

-İstanbul ve Ankara üniversiteleri kurulmuş; çok sayıda bölüm açılmış, bilim alanlarının uzmanları yetiştirilmiştir.

-Sınavla üç bin civarında öğrenci batılı ülkelere eğitime gönderilmiş, alanlarının bilgisini ve yöntemini öğrenerek döndükten sonra ilgili kurumlarda görevlendirilmişlerdir.

-Orta öğretim son sınıflara felsefe dersleri konulmuş, üniversitelerde de aynı derse öğretmen yetiştirilmesi için bölümler açılmıştır.

-Hitler faşizmi nedeniyle ülkede çalışma koşulları kalmayan kırk kadar felsefe, bilim ve sanat insanı üniversitelerde ve diğer kurumlarda görevlendirilmiştir.

-Aynı alanlarda, farklı kültür evrenlerinden ciddi bir çeviri hareketi başlatılmış, çok sayıda eser Türkçeye kazandırılmış; öncelikle örgün öğretim okullarında kütüphaneler oluşturulmuştur.

-Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu oluşturulmuştur: Kurtarılan vatanda halka ortak dil ve ortak tarih verilmesi -doğal olarak- uluslaşmanın “olmazsa olmazı”ı görülmüştür.

-Ansiklopedinin ne olduğunun bilinmediği koşullarda örnek bir yayın gerçekleştirilmiştir: İslam Ansiklopedisi (ardından Türk ansiklopedisi gelir).

-Bu ve benzeri uygulamaların desteklenmesinde kuşkusuz aynı dönemde kurulan ve yaygınlaşan Halkevlerinin de dikkate değer rolü olmuştur.

Unutulmamalı ki, özetin özeti bile sayılamayacak bu uygulamalar; yüzde sekseni köylü, okur-yazarlığı erkeklerde yüzde sekiz, kadınlarda yüzde dört, sanayisi sıfır, tarımı ilkel, yarıdan fazlası salgın hastalıkların pençesinde yaşayan, savaş yorgunu on iki milyon nüfusun yaşadığı bir ülkede –o ağır koşullarda- yapılmıştır.

Türk düşünce tarihinde, bu dönem, kısaca verilen bu uygulamalar nedeniyle –genellikle- “Aydınlanma süreci” olarak nitelenir.

Türk devrimi, kuşkusuz “Aydınlanma”cı içeriğe de sahiptir. Ancak, daha önceki bir yazımda da vurguladığım gibi hareketin adı Türk devrimidir.

Kaldı ki, hareketin “Aydınlanmacı” boyutu da kendine özgüdür, özgündür.

Özgündür, çünkü aynı süreçte, halk çoğunluğunun inancı dikkate alınarak, temel kutsal metinler Türkçeye çevirtilerek dikkatlere sunulmuştur: İstenmiştir ki, çoğunluk inanç kaynaklarını kendi diliyle (Türkçeyle) okuyabilsin; “hurafe bezirgânı” tiplerin tasallutundan kurtulabilsin.

Türk devrimi, söz konusu kaynakların yorumlanması ve ilgili pratiklerin uygulanabilmesi amacıyla da kamu yönetimi içinde özel bir örgütlenme oluşturmuştur (Diyanet İşleri Başkanlığı).

1912 Balkan faciasından İzmir’in ve İstanbul’un kurtuluşuna kadar süren on yılda önemli ölçüde uluslaşan ahalinin daha da gelişerek yurttaş-birey toplumuna evrilebilmesinde söz konusu örgütlenmenin de işlevsel olabileceği düşünülmüştür (olmadığını savlamak da zordur).

Türk devrimi, Maveraünnehir aydınlanmasından yüzyıllarca sonra bu topraklarda doğan “Anadolu aydınlanması” olarak tanımlanabilirse de -vurguladığım gibi- söz konusu nitelik, hareketin bir boyutunu ifade eder.

Kimileri, bu olgusal gerçeğe karşın, Ahmet Yesevî’den gelen ve Yunus Emre ile Hacı Bektaş’la temsil edilen hareketin de “aydınlanma” olarak tanımlanabileceğini öne sürerler.

Bu sav, her şeyden önce aydınlanma konusunda yazılmış binlerce eserden habersizliği gösterir. Ayrıca, aydınlanma zemininde yaratılan büyük birikime kör gözle bakmak(!) anlamına gelir.

Anımsanmalı ki o değerli isimlerin eserleri de yeni Türkiye’de gün yüzüne çıkarılarak dikkatlere sunulmuş; oylumlu çalışmalara konu olmuştur.

Aslında söz konusu sav, tasavvufun neliğinin bilinmemesinden kaynaklanır.

Değer felsefesi metninde, bir yerde anlatıldığı gibi, bu yaklaşım öznenin nesnede erimesi, kaybolması, yok olması gerektiğini önerir. Eriyen, kaybolan, kişi olamadığı için ne bilgi sahibi ne de yaratıcı olabilir.

Ne doğunun ne de batının bilim tarihi eserlerinde hiçbir “tasavvuf büyüğü”nün adının anılmamasının nedeni budur. Çünkü bu alana hiçbir katkıları olmamıştır.

Kuşkusuz söz konusu yaklaşımı benimsemeyen kimi inanç sahibi insanlar arasından da bilim insanı çıkabilir; bazı tarihsel ve güncel örnekleri de vardır.

Gönül ister ki, hangi teolojik öğretiye bağlı olursa olsunlar inanç sahibi insanlar da bilmeyi, dolayısıyla bilimsel etkinliği teşvik etsinler (Orta Çağ hukukuyla insanı ve toplumu zapturapt altına almaya, çürütmeye çabalamasınlar). Dahası, bazı isimlerin başardığı gibi ahlaksal alanda, değerler düzleminde “îyi”yi yaşama yoluna girsinler.

Ne yazık ki ülkemizde bilime değer olarak bakmamak, salt burada işaret edilen yaklaşımlarla sınırlı değildir.

1980’li yıllarda uygulanmaya başlanan neoliberal politikalar zemininde; “yeşil kuşak” projesinin, postmodern edebiyatın, öncelikle tarikat kökenli ruhban şarlatanlığının yarattığı anaforda (90’lardan itibaren) bilime -en hafif ifadeyle- şaşı bakan saldırılar olmuştur.

Bunlar bilimsel(!) kılıflı safsatalarını özgürlük, kültürel çeşitlilik, dünyanın tek tipleşmesi, insanî girişimlerin farklılığı ve ekolojik tahribat gibi olgulara dayandırmaya çalışırlar.

İrrasyonel temele dayanan bu kafalar sanırlar ki, özgürlüklerin kısıtlanması, kültürel çeşitliliğin azalması, tek tipleşme süreci, ekolojik bozulma vb. olgular bilimsel bilginin, dolayasıyla bilimin ürünüdür.

Oysa birazcık bilim tarihi, birazcık bilim felsefesine aşina olan herkes bilir ki, söz konusu olgular emperyalist kapitalist sistemin insanlık düşmanı ekonomik, siyasal ve kültürel hegemonyasının sonucudur.

Söz konusu hegemonyanın yıkıcılığını görmeden, doğrudan doğruya bilimi (dolayısıyla bilim insanını) ve yöntemini sorumlu saymak olsa olsa ahmaklıktır.

Söz konusu ahmaklık, bilimin kötü niyetle araçsallaştırılmasından onun sorumlu olduğunu sanır.

Evet, bilim, dolayısıyla bilimsel bilgi olmadan teknoloji üretimi olmaz. Burada önemli olan, bilimsel bilginin nerede, nasıl ve ne amaçla kullanılacağı sorusudur.

İşte bu sorunun yanıtı, söz konusu hegemonya altında, bilimce (bilim insanlarınca) değil, çoğunlukla, onu insanlık dışı amaçları için kullanmak isteyenlerce verilir.

Durum bu kadar açıkken, “akla veda”, “yönteme hayır”, “epistemik cemaat” ve benzeri sloganlar atmak, olsa olsa postmodern şarlatanlıktır.

Kaldı ki bu şarlatanlığın kuramsal(!) kaynakları da -yine- Batı’dan alınmıştır.

Oysa ülkemizde, bilimin ne olup olmadığına dair ciddi telif eserler de vardır (örneğin, filozof H. Ziya Ülken’in İlim Felsefesi, A. Ü. Eğitim F. y., Ank. 1969).

Aslında, bilimin neliğini doğru dürüst öğrenmek isteyenler için, özellikle 90’lı yıllarda yazılmış Felsefeye Giriş kitaplarının Bilim Felsefesi bölümleri bile yeterli sayılabilir (Örneğin, Ahmet Arslan’ın, Sadettin Elibol’un ve Ahmet Cevizci’nin aynı adla yayınlanmış eserleri).

Kim ne söylerse söylesin, olgusal gerçek şu ki, bilim -Batı’daki kadar olmasa da- ülkemizde de her şeye karşın gelişmektedir.

Ne var ki, özellikle son yıllarda teknoloji üretimine biraz yoğunlaşmış görünen bir çevre, ne bilimin neliğinden ne de bilimsel bilginin söz konusu üretim için ön koşul olduğundan haberdardır.

Tam da bu nedenle, anılan çevre, Türk devriminin teknoloji birikimini de görmezden gelebilmekte; hiç utanç duymadan, fiyakalı laflarla teknoloji tarihini de kendisiyle başlatma yüzsüzlüğü yapmaktadır (Oysa bu ülke, 1930’ların ikinci yarısında uçak bile üreterek satabilmiştir).

….

Yeni Türkiye’nin bilim birikimini -özetle de olsa- vermeyi amaçlayan yazı, görüldüğü gibi -anlaşılır nedenlerle- “giriş”siz olamazdı. Öyle de oldu: Kısacık bir bilim felsefesi denendi.

Yeni Türkiye, bilim alanında, tekrarlamak pahasına belirtelim ki, Osmanlı Türk modernleşmesi sürecinde yetişmiş bazı isimleri sahiplenerek işe başlamıştır.

Bu dönemde, kurumlaşma ile buralarda çalışacak isimlerin yetiştirilmesi ve istihdamı eşzamanlı olarak gerçekleştirilmiştir (Kuşkusuz var olan bazı kurumlar yapılandırılmış, bunlara yenileri eklenmiştir).

Bu kuruluşların belli başlıları şunlardır: İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Kızılay, Refik Saydam Enstitüsü, Kandilli Rasathanesi, İstanbul ve Ankara Üniversitesi Gözlemevleri, Devlet Meteoroloji Kurumu, Maden Teknik Arama Genel Müdürlüğü, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu, Makine Kimya Endüstrisi Kurumu, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu vb.

Bilim alanıyla ilişkisi nedeniyle “tedavide kurumlaşma”da sağlanmıştır; Heybeliada Sanatoryumu, Haydarpaşa Numune Hastanesi, Bakırköy Akliye ve Asabiye Hastanesi, Yedikule Verem Hastanesi, Koşuyolu Göğüs Hastalıkları Hastanesi, İstinye Devlet Hastanesi, Sosyal Sigorta Hastaneleri bu alanın ilkleri olarak sayılabilir.

Yeni Türkiye’nin bilim birikiminin öncüleri olarak bilinen isimlere gelince, bunlar kategorik olarak şöyle özetlenebilir:

-Fizik: Esat Feyzi, İsmail Ali, Ahmet Şükrü, Mehmet Refik, Mustafa Sıtkı, İlhami Civaoğlu, Remziye Hisar, Bahram Kurşunoğlu, Orhan Asım Barutçu, Mehmet Cemal Eringen, Feza Gürsey, Hüseyin Cavit Erginsoy, Besim Tanyol vd.

-Kimya: Avni Bergman, Nurettin Münşi, Algan Tahsin, Rüştü Beyaz, Fazlı Faik, Baha Erdem, İlhami Civaoğlu vd.

-Biyoloji: Mecdi İbrahim Okay, Rasim Tulus, Emin Dikmen, Oğuz Okay, Sara Akdik, Şevket Akalın, Ahmet Mithat Tolunay vd.

-Matematik: Sabri Gürtop, Hüsnü Sayman, Hamit Diligan, Ali Hikmet Turgay, Salih Murat Uzdilek, Osman Alisbah, Nazım Terzioğlu, Cahit Arf, Nusret Kürkçüoğlu, Ali Fuat Bergman, Cevdet Bilsay, Mithat Candoğan, Baha Gürsey, Ratip Berker vd.

-Astronomi: Fatin Gökmen, Paris Pişmiş, Zeki Zeren, Hüsnü Seçkin, Nüzhet Gündoğan, Hakkı Akyol, Mustafa Aytaç, Cankut Örmeci, Arkan Altan vd.

-Tıp: Tevfik sağlam, Nusret Karasu, Zeki Zeren, Üveys Mazkar, İbrahim Ethem vd.

-Veterinerlik: Adil Mustafa, Ziya Seyfullah, Süleyman Nuri, Refik Rakım, Süreyya Tahsin Aygün vd.

Kuşkusuz, doğa bilimleri ve bunlarla ilgili olanlar dışında (örneğin, mantık, jeoloji, tarih, sanat tarihi, sosyoloji, psikoloji, coğrafya, mimarlık, dilbilim, hukuk, etnoloji, iktisat) da çok sayıda öncü isimler vardır.

Yeni Türkiye’nin bilim birikimi, burada adı anılan ve anılamayan yüzlerce ismin destansı denebilecek çabalarıyla oluşmuştur.

Bugün, Türkiye’de, bilim alanında çalışan(!) kimilerinin (bilinen marjinallerin) söz konusu birikim sayesinde var olduklarını inkâr etmeleri hödüklük değilse nankörlüktür.

Söylemek bile fazla, insan doğal olarak zamanda ve mekânda, belli bir ortamda var olur; onun bütün etkinlikleri gibi bilimsel etkinlikleri de belli bir zeminde, belli bir iklimde gerçekleşir.

Söz konusu bilim birikimi de belli bir zeminde ve belli bir iklimde yaratılmıştır: Zemini sağlayan ve iklimi (akılsal ortamı) yaratan Türk devrimi olmuştur.

Söylemesem olmaz; nankörlük, bir değer sayılıyorsa, bugün, bilim kurumlarında çalışan(!) kimi değer bilmezler bunu bile Türk devrimine borçludurlar.

….

Yeni Türkiye’de bilim birikimi dışında bilim felsefesi ve bilim tarihi birikimi de sağlanmıştır.

Hem bilim felsefesi hem de bilim tarihi metinleri, kuşkusuz salt telif eserlerden oluşmaz; nitelikli çeviri kitaplar da vardır.

Bilim felsefesi alanında üç telif başyapıttan söz edilebilir: Filozof Ülken’in İlim Felsefesi, bir; felsefeci Cemal Yıldırım’ın Bilim Felsefesi, iki; yine felsefeci Şafak Ural’ın Pozitif Felsefe-Bilimde ve Felsefede Doğrulama, üç (Üral’ın Pozitif Bilimde Basitlik İlkesi eseri de oldukça öğreticidir).

Çeviri bilim felsefesi eserlerinin en önemlileri, H. Poincare ile K. Popper’dan yapılanlardır kuşkusuz.

Bu satırların yazarı da gençlik dönemi kitaplarından birinde, İlim ve İdeoloji’de (birinci bölümde) -dönemin bilim felsefesi yayınlarından hareketle kısa bir bilim felsefesi metniyle görünebilmiştir (Ancak 1984’ten sonra o cesur metni aşan yeni metinler de yazabilmiştir).

Bilim tarihi çalışmalarına gelince; bu alanda da oldukça nitelikli eserlerin yazıldığı söylenebilir. Bu alanın kuşkusuz büyük ismi Aydın Sayılı’dır.

Sayılı, Ankara Üniversitesinde bilim tarihi kürsüsünü kuran isimdir. Devrim döneminde burslu olarak yurtdışına gönderilen ve dönen “prometeler”den biridir. Harvard Üniversitesinde G. Sarton’un yanında doktorasını yapmıştır. Verdiği eserlerle “Ordinaryüs Profesör” olmuştur.

Sayılı’nın ilk eseri Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp (Atatürk Kültür Merkezi y., 2. bs. Ank. 1996)’tır.

Son eseri ise Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir (Atatürk Kültür Merkezi y. 2. bs. Ank. 2010).

Bilim tarihi alanında Sayılı’dan sonra eser vermiş bazı isimler de olmuştur kuşkusuz: Cemal Yıldırım, Sevim Tekeli, Şafak Ural, Esin Kahya bu isimler arasında öne çıkarlar.

Yıldırım’ın eseri Bilim Tarihi (Remzi y., İst. 1983), Sevim Tekeli’nin eseri Bilim Tarihine Giriş (Nobel y. 11. bs. Ank. 2020), Şafak Ural’ın eseri Bilim Tarihi (3 cilt, İst. 1994), Esin Kahya’nın eseri Bilim Tarihine Giriş (Nobel y., An. Tarihsiz) adlarını taşır.

Hiç kuşkusuz, yeni Türkiye’de bilim tarihi öğretimi kurumsallaşmadan önce de alana ilişkin bazı metinler üreten isimler olmuştur. Örneğin; Salih Zeki, Fatin Gökmen, Osman Şevki Uludağ, Süheyl Ünver, Feridun Nafiz Uzluk bunlar arasındadır.

….

Buraya kadar anlatılanlardan -mantıksal olarak- “bilim fetişizmi” sonucuna ulaşanlar olabilir mi?

Doğaya, insana, topluma ve değişime hâlâ inanç aktıyla bakmakta direnenler söz konusu sonucu çıkarabilirler.

Sözün burasında, böylesi tiplere değerli bir kopya vermek belki yararlı olabilir; o da şudur:

Bilim felsefesinde, hâlâ belirleyiciliğini sürdüren yerleşik yaklaşıma karşı eleştiriler de anlatılır. Bunlar -özetle- şöyle sıralanabilir:

-Bilim, savlandığı gibi birikimsel bir süreç izlemez. Kuhn’un gösterdiği gibi bir takım kırılmalar, zikzaklar ve devrim sözcüğüyle ifade edilebilecek değişmeler olabilir.

-Farklı alanlara ait bilimleri tek bir bilim (fizik)’e indirgemek, gerçeğin değişik boyutlarını engelleyici bir tutumdur. Onun farklı boyutlarını ancak farklı bilimlerle tanımak mümkündür.

-Bilimin özerkliği, otonomluğu kuşkusuz önemlidir. ama bilimi yapan bir bilim insanları topluluğu vardır. bu topluluk, bilimin var oluş temelidir. Yine Kuhn’un gösterdiği gibi bu topluluğun ortak dilleri, normları, standartları, eğitim tarzları söz konusudur. Son çözümlemede, bilim, bir sosyal, kültürel ve ekonomik ortamda var olan bir insan topluluğunun ürünüdür. Açıkçası, psikolojik, sosyolojik, tarihsel ve kültürel koşullardan yalıtılmış bir topluluğun etkinliği değildir.

- Kuşkusuz bilimin bir iç işleyişi (otonomisi) vardır. ama bu iç işleyiş, koşullardan büsbütün bağımsız bir işleyiş olmaktan uzaktır. Örneğin, bu işleyiş esnasında bir sorunla karşı karşıya gelindiğinde bir tıkanma durumunda farklı çözümler doğabilir. Çünkü gerçeğin yapısı buna izin verir niteliktedir. İşte, farklı çözümlerin geliştirilmesinde, bilim insanının kişiliği, imkânları, eğilimleri vb. faktörler etkili olabilir (İ. Lakatos).

- Bilim, yine de -bütün gücüne karşın- gelişimini tamamlayarak tümel bir açıklamayla (ya da mükemmel bilimle) insanın bütün sorularını tüketici bir etkinlik haline gelemez. Çünkü bilim, bir alanın belli koşullarda, belli bir yöntemle edinilmiş, sistemli ve tutarlı bilgisidir.” (S. Elibol, Felseyfeye Giriş, s…..)

Son olarak bilimin mikrofizikte gösterdiği ilerlemeleri “inanç doğrulaması”na(!) âlet etmeye çalışan bir başka yağmacı tutuma da işaret etmek gerekir.

Bu tutum sahipleri de -diğerleri gibi- elde edilmesinde hiçbir katkıları olmayan sonuçları “safsataya temel kılmak” için kullanan asalak tiplerdir.

Evet, mikrofizikte ciddi gelişmeler vardır; özeti de şudur:

Eukleides dışı yeni geometri anlayışları, bir süre sonra yeni gelişmeleri hazırlar. Örneğin, bu etki, A. Einstein fiziğinde “cisimlerin hareket ederken, doğrusal değil eğik bir yol izlediği” biçiminde görülür. Onun görelilik kuramında olduğu kadar, mikrofiziğin ünlü ismi W. Heisenberg’in olasılık kuramında da bu geometrilerin etkisi vardır.

Heisenberg, atom-altı evrende, “bir elektronun durum ve hızı aynı anda, birlikte bilinebilir mi?” sorusunu yanıtlamaya çalışmış; olumsuz karşılık vermiştir: Bir atom parçacığının durum ve hızı bir arada, istenildiği zaman ve kesinlikle gösterilemez. Konum tam olarak ölçülünce hız, hız tam olarak ölçülünce konum belirsiz kalır. Gözlem araçlarının işe karışması, kesin bilgiyi önler. Oysa mekanik bir oluşun hesaplanması, bir cisimciğin belli bir andaki konumu ve hızını aynı anda bilmeyi gerektirir.

Mikrofizikteki bu belirsizlik payı (h) harfiyle (ki Planck sabitesi olarak anılır) gösterilir. Bu sabite, atom-altı evrendeki determinizmin sınırını çizer.

İşte bu gelişme, doğa bilimlerinin, hatta onlara öykünen insan bilimlerinin gelişiminde büyük rol oynamış olan determinizm ilkesinin gücünü sarsmıştır. Giderek, bu etki onların kavramlarında, aksiyomlarında ve kuramlarında görülmeye başlamıştır. Bu bilimlerin ortaya koyduğu yasalar, artık “kesin ve zorunlu” değil, “olasılığa dayanan yasalar” durumundadır. Kuramlar da, yanlışlanamayan varsayımlardan ibarettir.

Kim ne derse desin; 21. yüzyılda da bilimsel çalışmalar ilerleyecek, teknolojik başarılar daha da çoğalacaktır.

Ulaşılan sonuçları kuşkusuz, “selden kütük kapmacasına” yağmalamaya çalışan -üstelik bunu kendilerine ait olmayan kavramlarla yapmaya cüret eden- Orta Çağ artığı tipler yine olacaktır.

 

Meraklısına Notlar

1. Olgucu (pozitivist) yaklaşım, dahası yeni olgucu yaklaşım konusunda Şafak Ural’ın bu satırların yazarının sorularına verdiği yanıtlar da oldukça açıklayıcıdır (S. Elibol, Felsefe Konuşmaları, Kültür Bk. y., Ank. 1987, s. 115-127).

2. Ülkemizde, 2024 koşullarında bile doğaya, insana, topluma ve tarihsel olgulara hâlâ irrasyonaliteden, açıkçası teolojik perspektiften bakanlar “kutsal bir döngü” içindedirler: “İslam dünyasında yaşanan sorunların temelinde inançtan kopuş vardır. tekrar bağlanılırsa bütün sorunlar çözülür.”

Bu “kutsal döngü” içinde debelenenlerin önünde, savlarını yanlışlayan iki tarihsel örnek vardır.

Birincisi, İslam tarihinde “sahabe dönemi Müslüman toplumu”nun acıklı manzarasıdır.

Bilindiği gibi o dönem toplumu, “cennetle müjdelendikleri” savlanan “sahabeler”in yönettiği bir toplumdur (Peygamber’den sonraki kırk yıllık İslam toplumu).

Söz konusu tipler, “asr-ı saadet” olarak tanımladıkları bu Arap-İslam toplumuna öykünürler.

Bütün tarihsel kaynaklara göre söz konusu toplum, sorunlarını çözmüş mutlu bir toplum asla olamamıştır. Örneğin, o kısa sürede üç büyük iç savaş yaşanmış, hepsinde de Müslümanlar birbirini boğazlamış, katletmiştir. Kutsallık atfedilen dört halifeden üçü öldürülmüştür. İlkinin de yaşı nedeniyle canını kurtardığı düşünülebilir (Ayrıntı için A. Akbulut’un Sahabe Dönemi İktidar Kavgası (Otto y., Ank. 2020) eserine bakılabilir).

İkincisi, 20. Yüzyıl başında kurulan yeni Türkiye toplumu örneğidir.

Yerli ve yabancı yüzlerce bilim insanının karşılaştırmalı betimsel eserlerinde gösterdikleri gibi 12 yıl süren uzun ve yıkıcı savaşların yarattığı yıkımın ardından -15 yıl gibi bir sürede- yeni Türkiye toplumu tarih sahnesine çıkmıştır.

Aynı çalışmaların gösterdiği gibi yeni Türkiye, İslam dünyasında kendi Orta Çağ’ını aşabilen, gıptayla bakılan örnek bir ülke olmuştur.

Görünen açık: İslam dünyasında inanç merkezli bilgi yaklaşımıyla sorunlarını çözebilmiş ve gelişmiş hiçbir ülke hâlâ yoktur, olamaz.

Tarihsel ve güncel gerçeklere karşın, söz konusu perspektifle sorunların çözülebileceğini savlamak, düpedüz hezeyandır.

3. Kaldı ki söz konusu bilgi yaklaşımı mutlakçıdır; bağlıları, başka yaklaşımları kategorik olarak reddederler; kendileriyle başkalarını eşit görmedikleri için tartışmaya bile kapalıdırlar; bu nedenle de demokrasiye düşmandırlar.

Doğal olarak “mutlak olan”ı uygulayacak “totaliter bir devlet” hayal ederler. Söylemek bile fazla, orada da temel insan hakları ve özgürlükler yoktur.

Bu mutlakçı-totaliter tip, daha önce belirtildiği gibi bilimsel bilgiye dayanılarak üretilen bütün imkânları hamaratça ve iştahla kullanmaktan da hiç mi hiç utanmaz.

4. Yalnız, ülkemizde kimi teologlar, İslam dünyasında Maturidi ve Ebu Hanife akılcılığının Gazali ve Eşari egemenliği nedeniyle etkili olamadığını vurgularlar. Bu, kuşkusuz bir saptama olarak değerlidir.

Belirtmek gerekir; bu saptamayı yapanlar Türk devrimiyle barışık isimlerdir. Örneğin, Yaşar Nuri Öztürk, Şahin Filiz, Cemil Kılıç ve Hasan Onat bunların başında gelir (Kendilerini saygıyla anmak gerekir).

5. 1970’lerin başında, yaklaşık elli yıl önce bilimsel bilgiyle oluşan sibernetik çalışmaları gündemdeydi. Bilim ve Teknik dergisinde Toygar Akman konuya ilişkin öğretici yazılar yazardı.

Aynı yıllarda, bulunduğum kentte (Giresun’da) yayınlanan bir dergide (Ölçü’de) ilkyazımı yazdığımı anımsıyorum: Siborglar İnsan Sayılabilir mi?

Anımsayan var mıdır bilmem: O metin, inanç merkezli bilgi anlayışıyla yazılmıştı; “eşref-i mahlukat” savıyla siborglar hafife alınıyordu.

O yazıdan bugüne son elli yılda bilimsel bilgi o kadar gelişti ki artık yapay zekânın başarıları, potansiyel yetenekleri ve yarattığı riskler yazılıp konuşulmaktadır.

M. Shelley’in yaklaşık iki yüz yıl önce yazdığı Frankenstein romanı, insanın yapay yaratıkla ilişkisi üzerine yoğunlaşır. Romanın film uyarlamalarında, yaratığın sonu kuşkusuz farklılıklar gösterir.

Gelinen aşamada soru şudur: İnsan yaratıcılığının sınırları ve sorunları üzerine doğru sorular sorarak doğru yanıtlar verebiliyor muyuz?

6. Utanmazlıkta sınır tanımayan kimi “malum tipler” yapay zekâ konusunda bile “kitabımızda bunun da şifreleri vardır; gavurlar onları çözerek üretmişlerdir.” diyebilirler.

Bir anımsatmanın yeridir: 1960’lı yılların sonu … Sovyet kozmonotu aya ayak basarak dönmüştür. Kimilerince hâlâ yüceltilen “İslamcılığın büyük mütefekkiri Necip Fazıl”, kendi çıkardığı Büyük Doğu dergisinde bir “başyazı” yazar; “Ay’ın Allah’ın nuru olduğunu, ona asla yaklaşılamayacağını, Sovyet kozmonotun yalan söylediğini” öne sürer.

Bu “mütefekkir”in günümüz bağlıları, yandaş bir aile şirketinin kamu desteğiyle ürettiği İHA’lar ve SİHA’larla kostaklanıyorlar.

Kostaklar, söz konusu araçların da bilimsel bilgiyle, ona dayanan teknolojik birikimle üretildiğini, o şirkette çalışanların da molla değil mühendis olduklarını göremeyecek kadar aptal olabilirler mi?

Bu tipler, kendi iktidarları döneminde üniversitelerin fizik, kimya, biyoloji bölümlerine “üvey evlat muamelesi” yapıldığını, bu nedenle de mühendislik öğretimi yapan fakültelerin bilimsel temelinin zayıflatıldığını görmezler mi?

Dahası, felsefe ve sanat öğretimi yapan bölümlerin de -neredeyse- gözden çıkarıldığını da bilmezler mi?

Evet, bir “hakkı teslim etme”k gerekir: “Hurma kültürü”nden beslendikleri ve “safsata öğretimi” gördükleri için siyaset bilimi, sosyoloji, uluslararası ilişkiler, edebiyat ve benzeri alanlardaki yığılmadan ve çürümeden pek hoşnut görünmekteler.

7. Cumhuriyet’in 100. yılında, bir de -son yıllarda gereksiz yere açılan- teoloji “fakülteleri”nin nitelik sorunuyla karşı karşıyayız.

Kuşkusuz ülkemizde de çağdaş teoloji uzmanlarına gereksinim duyulmuştur. Bu nedenledir ki 1940’lı yıllarda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurulmuştur.

İlgilisi bilir; yalnız klasik lise mezunlarını alan, karma eğitim veren laik nitelikli bu fakültede öğretim programları felsefe ağırlıklıydı. Filozof H. Ziya Ülken de 1960 sonrası burada Sistematik Felsefe dersi veriyordu (H. Ragıp Atademir, Felsefe Tarihi, Mehmet Karasan, Ahlak Felsefesi; İ. Agah Çubukçu, İslam Felsefesi; Suut Kemal Yetkin, Sanat Felsefesi; Necati Öner; Mantık dersi veren yetkin isimlerdi).

Söz konusu derslerin dışında insan bilimleri dersleriyle teoloji dersleri vardı.

Bütün bunların dışında da -doğal olarak- Devrim Tarihi dersi okutuluyordu (Örneğin, Neşet Çağatay, hem İslam Tarihi hem de Devrim Tarihi dersi veriyordu).

1980 darbesinden sonra -bilinen nedenlerle- bu fakülte ne yazık ki medreseye dönüştürülmüştür. Çünkü hem imam-hatip mezunları alınmış, hem de öğretim programlarında felsefe ağırlığı yok edilmiştir. Sonradan açılan ilahiyat fakülteleri de bu ilk fakülteyi aratacak kadar niteliksizdir; adları dışında her şeyleriyle birer medrese durumundadırlar. Çünkü buralarda ne akılsal bir ortam ne de İŞİD literatüründen farklı bir literatür söz konusudur.

Lafa gelince “İslam’da ruhban sınıfı yoktur” derler ama müftüler ve şeyhlerle birlikte söz konusu kurumlarda “akademik unvan” verilmiş “öğretim üyeleri” toplamı, bugün -adı konulmamış da olsa- tam bir “ruhban sınıfı” niteliğindedir; çoğunlukla da felsefeye, bilime, sanata (hatta ülkeye) yabancı mollalar üretmektedir.

Bu mollaların “değerler eğitimi alanında kullanılacakları” söylenmektedir. Oysa ne bunların ne de kendilerini yetiştirenlerin değer felsefesinden haberleri vardır.

Değer, felsefenin alanlarından biridir. Felsefe öğretimi görmemiş olanlar değerler eğitimi veremezler. Hele mollalar hiç veremezler, ancak “safsata eğitimi” verebilirler.

Öyle anlaşılıyor ki, kitlesel molla üretme politikası, özellikle son yıllarda daha fark edilir hâle gelen, Türk toplumunu “Orta Çağ’a iade etme projesi”nin bir parçasıdır.

Yüz yıl önce kendi özgün devrimiyle Orta Çağ’ını -büyük ölçüde- aşmış bu ülke, her şeye karşın var olan birikimiyle, üretilen “ruhban sınıfı”na teslim olabilir mi, açıkçası intihar edebilir mi?

100. yıl kutlamalarında, ülkenin öncelikle kentlerinde açığa çıkan kitlesel coşku politik iradesini yaratabilirse “Orta Çağ’a iade projesi” bir daha dirilmemecesine çöker; toplum, ilk yüzyılın birikimi ve kazanımlarıyla özgün yolunda ilerlemeyi sürdürebilir.

164 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

YENİ TÜRKİYE’NİN BİR BİRİKİMİ: DEĞER FELSEFESİ

20. yüzyıl başlarında kurulan Yeni Türkiye’ye olgusal açıdan bakıldığında, öncelikle felsefe, bilim ve sanat birikiminin gurur duyulacak düzeyde olduğu görülebilir. Ekonomiden teknolojiye, eğitimden s

1 comentário


agencoglu
20 de fev.

Batı medeniyeti ifadesi muglak, Akdeniz medeniyeti daha anlaşılır.

Batı medeniyeti=Katolik yani dinci bir medeniyet.

Bu ülkenin (cumhuriyet) aydınlamacıları arasında huseyın Atay, gibi aykırı bir adam (adam kelimesi cinsiyet içermez) yok. İlahiyatcı olması problem olmamalı.

Curtir
bottom of page