top of page
  • Yazarın fotoğrafıSadettin Elibol

TOPLUM VE KARŞI TOPLUM ÇELİŞKİSİ ÜZERİNE TELEGRAFİK NOTLAR

Güncelleme tarihi: 3 Eyl 2021

Çağatay Özdemir’in şahsında; Ziya Gökalp’tan H. Ziya Ülken’e, Z. Fahri Fındıkoğlu’ndan Mehmet İzzet’e, NecmettinSadak’tan Birsen Gökçe’ye, Nihat Nirun’dan Özer Ozankaya’ya, Orhan Türkdoğan’dan Nevin Güngör’e, Doğan Ergun’dan Taner Timur’a, Mehmet Taplamacıoğlu’ndan M. Emin Köktaş’a, Baykan Sezer’den Sezgin Kızılçelik’e, İhsan Sezal’dan Veysel Bozkurt’a, Emre Kongar’dan Merdan Yanardağ’a, Türk sosyolojisinin oluşumuna ve gelişimine emek veren yurtseverisimlere saygıyla.




1 Sosyoloji, doğuş sürecinde değil ama sonrasında –doğrudan- toplumu konu almış, deyim yerindeyse ona “ayna olma”ya yönelmiştir. Ülkemizde de sosyoloji, ana damarı itibarıyla aynı çizgide gelişmiş ve kurumlaşmış durumdadır. Söz konusu gelişim ve kurumlaşmada emeği geçen sosyologların çabaları, neredeyse bir ansiklopediyi dolduracak düzeydedir. Bunun nasılını görmek için Çağatay Özdemir’in editörlüğünü yaptığı iki ciltlik Türkiye’de Sosyoloji (Phoneixy, Ank., 2008) adlı ansiklopedik çalışmaya bakılabilir. 2 Türk devrimi, çoğu yerde vurgulandığı gibi “İmparatorluk bakiyesi” amor kalabalığı, başka bir kavramla ahaliyi toplum haline dönüştürmüştür. Toplumda, kişiler artık kul değil, yurttaş durumundadırlar. Onları (eşit) yurttaş kılan haklar ve özgürlükler vardır. Rasyonel yönetim, tam da bu nedenle yurttaşların dinsel tercihlerine ve etnik kökenlerine asla bakmaz; onlardan kaynaklandığı varsayılan nitelikleri görmez. Her birey, değerini salt yurttaş olmaktan alır. Dolayısıyla toplumda hiçbir kişinin, ailenin ve kesimin önceliği ya da ayrıcalığı yoktur. Burada betimlenen bütünün adı, kimilerinin hâlâ “millet” dediği ulus-toplumdur kuşkusuz. 3 Liberal madrabaz, köken fetişisti ve safsata varlığı yobaz söz konusu bütüne (topluma) başından beri karşıdır. Bu tipler, ülkede eski dönemlerdeki gibi amorf kalabalıklar, birbirine kapalı farklı cemaatler, hatta çeşitli hukuk özneleri olarak yaşamayı önerirler. 1945’ten bu yana yaşanan Batı bağımlılığı süreciyle devrim yarım kalmış; söz konusu tipler, toplum karşıtlığını daha bir cüretle sürdürmüşlerdir. 1980 darbesi, bilindiği gibi bu tipler için sözcüğün tam anlamıyla ön açıcı olmuştur. 4 Söz konusu darbe, öncelikle ekonomik zemini oluşturmaya yönelmiştir. Bu çerçevede, önceden hazırlanan 24 Ocak Kararlarını yürürlüğe koymuştur. Darbe, bu kararların uygulanması için “sopa işlevi” görmüştür. Neredeyse eşzamanlı olarak postmodern zevzekler piyasaya dökülmüş; doktorla üfürükçü eşdeğer görülmeye başlamıştır. Ardından bir kavram sürülmüştür ortalığa: Sivil toplum. Sosyoloji öğrenimi görmüş kimileri bile Orta Çağ artığı tarikatve cemaatleri “sivil toplum örneği” sayacak kadar budalalaşmıştır. Dahası bile görülmüştür; kariyerini devrimin eğitim sistemine borçlu kart sosyolog Mardinazade bir tarikat şeyhinin biyografisini (!) yazabilmiştir. 5 İki binlerin başında, neoliberal politikaları sonuna kadar uygulayarak toplumu Orta Çağ’a iade etmekle görevli takım iktidara taşınmıştır. “Takım” sözcüğü yanlış anlaşılabilir: Homojen bir grup değildir bu; Sünnî-Nakşî kanon, liberal cemaat, klan fetişisti ayrılıkçı grup toplamıdır. Dış dinamiklerin başından beri desteklediği takım, ulusal ekonomiyi yağmalayıp çökerterek halkın maddi zeminini zayıflatmış; eşzamanlı olarak etnik ve dinsel kökenleri öne çıkararak ortak değerler, davranışlar ve amaçlar varlığı toplum(ulus)u unsurlarına doğru dağıtmaya koyulmuştur. Şimdilerde halk, siyasal olarak iki parçalı bir görünüm içindedir: İktidar bloğu etrafındaki ahali geriye, toplum olarak kalmakta direnen daha eğitimli çoğunluk ileriye yönelmiş durumdadır. 6 Batı dışı modernleşme yatağında yer alan muhalefet bloğu, sarayın temsil ettiği ahali grubuna karşı eleştirisini ekonomik düzlemde yürütmeye çalışıyor. Oysa ekonomik eleştiri, ideolojik-kültürel eleştiriyle tamamlanmadıkça sonuç almak güçtür.


Aslında Orta Çağ’ı temsil eden iktidara bağlı gibi görünenlerin büyük çoğunluğu da bütünsel, kararlı, sistematik bir eleştiriyle karşılaştığında muhalefetle bütünleşebilecek durumdadır. Söz konusu çoğunluğun son çözümlemede, devrimin eğitimden bilime, ekonomiden dış politikaya, sanattan dine, belirlediği, uygulamayla gösterdiği amaçlarla, yarattığı birikimle sorunu olmadığı dikkate alınırsa bu imkân cesurca kullanılabilir. 7 Vurgulanan imkânı yaygın ve kararlı bir biçimde kullanabilen iki örgütlenmeden söz edilebilir: Kadın hareketi, bir; sosyolog Merdan Yanardağ öncülüğündeki medya grubu, iki. Bugün, muhalefet cephesi içinde kadın hareketi-neredeyse- öncü rolü üstlenmiş gibidir. Saray rejiminin, teokratik bakışla kadını “kümes hayvanı”na dönüştürme girişimlerine karşı ülke çapında örgütlü bir başkaldırı vardır. Kadın hareketi, nicelik ve nitelik olarak artık toplumsal bir muhalefet dinamiği durumundadır. Nicelik ve nitelik açısından bakıldığında kadın hareketinin diğer kesimler için özendirici olması beklenir. 8 Başta örgütlü işçiler ve öğrenciler olmak üzere çeşitli kesimler toplumsal muhalefeti yükseltebilirse ülke gericiliği asıl sınırlarına geriletebilir; zamanla ulus-toplumu temsil eden çoğunlukça -tamamen dönüştürülemese bile- kendi kuytusuna çekilmesi sağlanabilir; zamanla daha fazla insanı zehirlemesi sınırlanabilir. Vurgulanmalı ki, içeriden kimi isimlerin (örneğin bazı teologların) vurguladığı gibi Orta Çağ artığı bu “kültürel tortu”nun gerçek İslam’la hiçbir ilgisi yoktur. Söz konusu “tortu”yu “din” zannederek benimseyen ve savunan bu “artık”, özellikle iki binlerden bu yana “saray rejimi”nin öncülüğüyle topluma musallat olmuş durumdadır. Gelişmiş Batılı ülkelerde de bizdekilerin karşılığı Orta Çağ artığı “kültürel tortular” vardır. Yalnız oralarda, anayasal uygulamalar, böylesi grupların topluma musallat olmasını sınırlayıcı niteliktedir. 9 Toplum, aşağı yukarı yüz elli yıllık Batı dışı aydınlanma/modernleşme yatağında ilerlerken, söz konusu“artık”ın “saray merkezli tasallutu”na teslim olabilir mi? Toplumun, öncelikle söz konusu süreçte yarattığı felsefe, bilim ve sanat birikimi, bu alanlarda yaşayan öncülerin niceliksel ve niteliksel ağırlığı dikkate alınırsa Orta Çağ’a teslim olmayacağı öngörülebilir. Yalnız tarihsel sosyolojinin gösterdiği bir tunç yasasını anımsamak gerekir: Toplumlarda bazı koşullarda intihar edebilir. Acı ama gerçek: Saray merkezli “Orta Çağ artığı grup”, yirmi yıldır o kadar suç işlemiştir ki, elde ettiği mevziyi –seçimlede olsa- terk etmekten korkmakta; tam da bu nedenle Emevi ideolojisine dayalı teokratik bir diktatörlük inşa etme peşindedir. Öyle görünüyor ki toplum ya bu “fetret dönemi”ni kapatarak özgün yoluna devam edecek ya da gittikçe artan bir şiddet dalgasıyla intihara zorlanacaktır. 10 Gelinen aşama, tekrarlamak pahasına vurgulayalım ki sözcüğün tam anlamıyla bir “yol ayrımı”na işaret ediyor. Ülkeyi bu noktaya taşıyan süreç, vurgulandığı gibi 12 Eylül darbesiyle başlamıştır; son yirmi yıldır yaşanan Orta Çağ’a iade dönemi, daha tahripkâr bir zaman dilimi olmuştur. Sanılmasın ki burada sıralanan telegrafik saptamalar yalnız bu satırların yazarınca dile getiriliyor. Onunla bu ve benzer saptamaları paylaşan, çoğunlukla da oylumlu metinlerle sürece başından beri dikkat çeken çok sayıda felsefeci, bilimci ve sanatçı vardır. 11 O felsefeci, bilimci ve sanatçıların hepsinden burada söz etmek metnin sınırlarını aşar kuşkusuz. O yurtsever insanlardan birisine dikkat çekmek, benim açımdan vefa borcunun ödenmesi olarak anlaşılmalıdır: Çağatay Özdemir! Özdemir’le dostluğumuz 12 Eylül darbesi sonrasına kadar uzanır. Kendisini iktisatçı dostum Mehmet Sarıtaştanıştırmış; kısa sürede sık sık görüşür olmuştuk: Almanya’da sosyoloji doktorası yapmıştı; Gazi Üniversitesine yönelmişti. Gönlüne göre oldu; söz konusu üniversiteye öğretim üyesi olarak atandı; akademik formalizmin gereklerini başarıyla yerine getirerek profesör oldu. 12 Felsefe ve sanat dünyasında olduğu gibi bilimsel alanda da düşüncesinin iklimini kurmaya çalışan isimler, toplumsal mücadele süreçlerinde –doğal olarak- daha bir fark edilirler. Çağatay Özdemirde 90’lı yılların ikinci yarısından sonra düşüncesinin iklimini kurma mücadelesi içinde olmuştur. O, bu mücadeleyi Türk Yurdu dergisinin yayın yönetmenliğini üstlenerek vermeye çalışmıştır. Kimilerinin bilebileceği gibi Türk Yurdu dergisinin iki dönemi vardır: Kuruluşundan 1940’ların başına kadar olan dönem, bir; 1940’lardan 90’ların ikinci yarısına kadar olan dönem, iki. Dergi, ilk dönemde, devrime emek veren aydınların yazılarıyla öne çıkar; bağımsızlıkçı, antikapitalist ve antiemperyalist çizgidedir. İkinci dönemde Soğuk Savaş’ın Batı cephesinde konumlanır; “Türk-İslam sentezi” argümanıyla aparat işlevi görür. 13 Özdemir, söz konusu dergiyi Soğuk Savaş döneminin Batıcı, kapitalist ve emperyalist cephesinin aparatı olmaktan çıkarma kararlılığıyla yönetmeye başlamıştır. Döneminde dergiyi bağımsızlıkçı, antikapitalist ve antiemperyalist çizgiye oturtma kararlılığı içinde olmuştur. O, aynı dönemde çoğu dergi yönetmeninin yaptığı gibi sık sık özel sayılar hazırlamıştır. Örneğin, Osmanlı özel sayısı, Türkçe özel sayısı, Çokkültürlülük ve Türkiyelilik özel sayısı, uzman yazarların birikimlerini yansıtması nedeniyle kaynak niteliğindedir. Bu dönemde, yukarıda vurgulanan nedenle söz konusu özel sayılar başta olmak üzere dergide yazarın da metinleri yer almış durumdadır. 14 Sözün burasında “vukuat yaratan bir metin”den bahsetmesem olmaz: Sanırım Özdemir’in yönetmenliği bırakışından bir süre önceydi. “Bir Bağlanış ve Kopuş Hikâyesine Giriş” başlıklı bir metin yazmıştım. Yazıda, eleştirel bir yaklaşımla Necip Fazıl ile Nurettin Topçu’yunasıl tanıdığımı ve neden koptuğumu anlatmıştım. Yazı yayınlanır yayınlanmaz, özellikle Topçu müritleri arka arkaya Özdemir’e telefon etmişler, serzenişte bulunmuşlar; hemen hepsine “sizler de yanıt yazın, yayınlayalım; bir tartışma başlatalım” demesine rağmen yanıt vermemişler. Aradan yıllar geçmesine rağmen arayan müritler o yazıya hâlâ yanıt verecekler. Söz konusu metin, Attila İlhan’ın bir saptamasıyla sonlanıyordu sanırım: “İhanet bir değerse eğer, hainler onu bile Cumhuriyet’e borçludurlar.” 15 Sosyoloğun, yazının girişinde anılan editoryal çalışmasının dışında da benzeri eserleri vardır: Sorgulanan Sosyoloji, Çokkültürlülük ve Türkiyelilik, Bilinmeyen Yönleriyle Cemil Meriç. Birincisinde neoliberal yıkıcılıkla yürütülen “küreselleşme süreci”nde toplumun sosyologlarca savunusu yapılır. Başka bir anlatımla, “sosyoloji sosyologlarca savunulur”; bu çerçevede, toplumun etnik ve dinsel kökenlere göre ayrıştırılmasına itiraz edilir. İkincisinde, özellikle mahut “açılım süreci”nde demagojisi yapılan çokkültürlülük ve Türkiyelilik enine boyuna tartışılır; etnik ve dinsel kökenlerin yurttaşlığın üzerine çıkarılmasının toplumu nasıl çürütüp yok edeceği anlatılır. Üçüncüsünde de bir dönemden itibaren hem sağa hem sola mesafe koyan Cemil Meriç’in değerlendirilmesi yapılır. 16 Sosyoloğun Türk Yurdu yayın yönetmenliği ne yazık ki 2010’ların ikinci yarısına girerken son bulmuştur. Onun “dergiyi bırakışı”, bilebildiğim kadarıyla “Türk-İslam sentezcisi” malum çevrenin “alicengiz oyunları”yla kotarılmıştır.


Cumhuriyetçi demokrasiyle sorunlu olduğu bilinen malum çevre dergiye tekrar dönmüş; toplum karşıtı Orta Çağ artığı odaklara desteğini kaldığı yerden -tekrar- sürdürmeye başlamıştır. Söylemek bile fazla: Böylece devrim dinamiğine bir biçimde düşünsel destek veren yayın organlarının sayısı bir eksilmiştir. Sosyologsa, artık bütünüyle üniversitesindeki derslerine yoğunlaşmıştır. 17 Toplum, tekrarlamak pahasına söyleyelim; önümüzdeki süreçte ya Orta Çağ’a bütünüyle iade edilecek ya da bir biçimde kendisine layık görülen kefeni yırtarak cumhuriyetçi demokrasisini yeniden inşa ederek özgün yatağına oturacaktır. Evet, koşullar oldukça ağırdır: Malum grup, kamu kaynaklarını ve kadrolarını tam bir “fetih ideolojisi”yle yağmalamıştır; sınıfsal çelişki olağanüstü derinleşmiştir. Üniversiteler liseye dönüştürülmüş, ilk ve ortaöğretim okulları çoğunlukla medreseleştirilmiştir. Diyanet ve tarikat şeyhleri topluma “çekidüzen verme” küstahlığında birbiriyle yarışmaktadır vb. Kaldı ki bu ve benzer uygulamalar, “laik cumhuriyet karşıtı eylemlerin odağı” olduğu Anayasa mahkemesince saptanmış malum iktidarın öncülüğüyle sürdürülüyor. Toplum, gidişe karşı ya bütün potansiyelini seferber ederek kendini kurtaracak ya da layık olduğuna kavuşacaktır. Çünkü birlikte yaşamanın koşulları giderek ortadan kaldırılmaktadır. 18 Biraz daha netleşelim isterseniz: Sami Selçuk’un gösterdiği gibi “yok hükmünde”ki Anayasa referandumuyla getirilen rejim, Ersin Kalaycıoğlu’nun tanımıyla “neopatrimonyal sultanlık”tır. Teokratik nitelikli bu rejimde ne anayasa, ne kurumlar, ne kurallar ne de teamüller vardır; tam tersine keyfilik esastır. Dolayısıyla uygulamaların denetlenmesi de söz konusu değildir. “Yeni” olarak kakalanan, sürekli demagojisi yapılan rejim, aslında Selçuklu ve Osmanlı’nın da gerisindedir. Bilindiği gibi o devletlerde sultanların hükümetleri, onların da başvezirleri (başbakanları) vardır. “Yeni” sözcüğünü bile kirletenler bunu bilmezler mi? Kaldı ki, Osmanlı 1876’dameşrutî monarşiye geçmiş; devrim, o geleneğe yaslanarak cumhuriyetçi demokrasiyi inşa etmiştir. Son çözümlemede, iki yüz yıla yaklaşan yürüyüşü Orta Çağ artığı teokratik “neopatrimonyal sultanlık” zortlamasıyla durdurmak, durdurulabileceğini sanmak tarihin tunç yasasını bilmemektir. Bunun ne kadar böyle olduğu, hızlanan ve derinleşen süreçte, ne yazık ki yaşanılarak öğrenilecektir. 19 Bu öngörü, öncelikle tarihsel sosyolojinin öğrettiklerine dayanılarak yapılan bir kestirimdir. Evet, Orta Çağ artığı malum gruplar son yıllarda öncelikle kamu imkânlarının yağmasıyla servet sahibi oldular. Halkın yüzde yetmişi yüzde otuzu için çalışmaya mahkûm edildi. Sınıf çelişkisi alabildiğine büyüdü vb. Günümüzün yakıcı sorusu şudur: Saray ve avnesi bu çelişkiye rağmen iktidarını sürdürebilir mi? Onlar sürdürebileceğini sanıyorlar. Bu sanının dayanakları neler olabilir? Birincisi, yasal şiddet tekelini elinde bulunduran güvenlik bürokrasisine olan hâkimiyettir. İkincisi, suç gelirleriyle edinilen servetle medyayı kullanma yeteneğidir. Üçüncüsü, uygulanan neoliberal politikalarla yüzde yetmiş çoğunluğun da ahalileşebileceği rüyasıdır. Kendilerini iyimser kılan bu dayanaklar, oldukça sınırlı gözlemlere ve bilgilere dayandığı için gerçekçi olmaktan çok çok uzaktır. 20 Teokratik “neopatrimonyal sultanlık” rejimi neoliberal politikanın gereği olarak getirilmiştir. Söz konusu politika, vurgulandığı gibi halkın bir kısmında yurttaşlık bilinci yerine dinsel ve etnik köken aidiyetini ikame etmiştir. Toplumun-önemli ölçüde- parçası olan bu kesimi ahaliye, başka bir kavramla yığışıma dönüşmüştür. Haklarının ve özgürlüklerinin bilincinde olan (yurttaş) için nasıl cumhuriyetçi demokrasi gerekliyse kullaşmış olan (ahali) için de diktatöryal yönetim gereklidir. “Sultan”ın, zaman zaman kendi tabanının “çobanı olduğu”nu vurgulaması, kimilerinin sandığı gibi bilinçaltının yansıması değildir. Yalnız tarihsel-siyasal süreçler “çobanın sürüsü ahali”nin de kritik dönemeçlerde yurttaşlık onurunu fark ederek topluma dönebileceğinin mümkün olduğunu gösterir. Kuşkusuz “yaşayarak öğrenme” pahalı bir yöntemdir, ancak sonucu hayli kalıcıdır. 21 Saray rejiminin, vurgulanan politikalara paralel olarak yürüttüğü demografik uygulamalar da toplum açısından bir başka sorun olarak karşımızdadır. Başta Suriye’den getirilen milyonlarca Arap “sığınmacı (!)”, dahası Afganlılar ve Afrikalılar toplum için tehdit haline gelmiş durumdadır. Saray rejiminin bu “başarı”dan da çok memnun olduğu sır olmasa gerektir. İki nedeni vardır bunun. Birincisi, ahalileştirme sürecinin söz konusu unsurlarla güçlendirilmesidir. İkincisi, kurucu halkın (Türklerin) kendi ülkesinde azınlık durumuna düşürülmesidir. Dikkat edilir seher ikisinin de Batı’yı memnun eden uygulamalar olduğu görülür. Söylemek gerekir mi bilmem: Yıllardır etkili ve yetkili kimi Batılılar “Türkiye, Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir” diyorlar.


22 Son çözümlemede, 1945 sonrası Batı bağımlılığı sürecinin çocuğu olan işbirlikçi takım, bu nüfus politikasını Orta Çağ’ın ümmet anlayışıyla da desteklemeye çalışıyor. Sosyolojiden olduğu kadar tarihten de habersiz olan söz konusu takıma bazı olguları anımsatmak yararlı olabilir(mi?): 22.1 İslam peygamberi ölür ölmez başlayan iktidar kavgasında muhacirlere evlerini açan, onları koruyan, dahası Müslüman olan Medineli Evs ve Hazreçliler (Ensar) dışlanmıştır. Yönetim hakkının Mekkelilere, özellikle Kureyşlilere ait olduğu öne sürülerek Ensar’ın talebi reddedilmiştir. 22.2 “Sahabe toplumu” diye yüceltilen o ortamda -zamanla-üç büyük iç savaş çıkmış; Müslüman Müslümanı boğazlamıştır; toplumsal birlik asla olmamıştır. 22.3 Başta Türk Müslümanlar olmak üzere, İslam’a sonradan katılanlar Arap Müslümanlar nezdinde ikinci sınıf olarak görülmüşler; “mevali” olarak tanımlanmışlardır. 22.4. Birinci paylaşım savaşında Arap Müslümanlar çoğunlukla Batı işbirlikçiliği yapmışlar; Osmanlı’nın yenilgisinde rol almışlardır. 22.5. Bugün “Arap coğrafyası”nda yirmi iki devlet vardır; kendi aralarında bile birlik yoktur, vb. Olgusal gerçekler bu kadar açıkken, saray rejiminin yürüttüğü “sığınmacı” politikasını ümmetçilikle meşrulaştırmaya çalışması, bu çerçevede safsata üretmesi en hafif ifadeyle gülünçtür. 23 Tekrar, ama sakınca yok; Batı, son zamanlarda ahalileştirme politikasını hem teşvik ediyor hem de alınan mesafeden memnuniyetini dile getiriyor. İslam dünyasında bilindiği gibi yarı laik cumhuriyetler (örneğin, Mısır ,Suriye, Cezayir, Pakistan, Afganistan, Tunus, Libya ve Irak) Batı saldırısına maruz kalmışlar; sonuçtabazıları çökertilmiş, bazıları zayıflatılmıştır. Geçmişlerine bakılırsa söz konusu ülkelerin, İslam dünyasının yüzyıllık yıldızı Türkiye’den -derece farkıyla esinlenmiş ülkeler olduğu görülür. Saray rejimi, Pakistan ve Afganistan dışında diğerlerinin hırpalanmasında Batıyla işbirliği içinde olmuştur. Söz konusu ülkelerin halklarıda -tamamen olmasa da- ahalileşme sürecine sokulmuştur. Yalnız Suriye, Mısır, Cezayir ve Tunus sürece direnmeye devam ediyor; başka bir ifadeyle Orta Çağ’a iade edilmeye karşı durmaya çalışıyor. Emperyalizm, ahalilerin çobanlarıyla “iş tutma”nın ve “başarılı olma”nın daha kolay olduğunun bilincindedir.


İnsan, mahut Amerikalı diplomatın üç-dört yıl önceki sözlerini anımsamadan edemiyor: “Örneğin Türkiye” diyor hazret; “öyle bir sistem var ki meclisi ikna ediyorsunuz, ordu çıkıyor, onu ikna ediyorsunuz yargı çıkıyor, onu ikna ediyorsunuz medya çıkıyor; çok zorlanıyorsunuz. Oysa tek kişiyle iş yapmak çok daha kolay oluyor.” Şimdi anlaşılıyor mu “Vehbi’nin kerrakesi?” Üstelik “iş tutulan” kişi halkına karşı ağır suçlar işlemişiş birlikçi birisiyse evrilip çevrilmesi çok daha kolay olur. 24 “Vehbi’nin kerrakesi”nin ne olduğu iki binlerin başından beri belliydi aslında; bilenler söylüyordu, yazıyordu; epeyce örnek isim verilebilir. Cumhuriyetçi demokraside yurttaşlık hakkını kullanarak iktidar olan kişi, daha başlangıçta “yola kefenimizi giyerek çıktık” derse ne anlaşılır? Anlatılan şudur burada: “Anayasa’nız, yasalarınız ve yönetmelikleriniz olabilir; bunlar bizi bağlamaz. Çünkü ülkeyi seçimle de olsa fethetmiş durumdayız; şeriat bize yağma hakkı veriyor; bu kutsal görevi sonuna kadar yapmakla mükellefiz; sırtımıza kefenimizi bunun için giymiş bulunuyoruz.” Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu sözün söylendiği günlerde, İngilizlerin “Taç giyen baş akıllanır.” özdeyişini anımsatarak iyimserliğini ifade etmişti. Yıllar içinde söz konusu özdeyiş yüzlerce kez yanlışlanmış durumdadır. Özdemir İnce’nin benzetmesiyle söylenirse, “pilot, kendisine emanet edilen uçağı doğru dürüst kullanacağı yerde onun yakıtı, motoru, kanadı, boyası, hatta hosteslerinin kıyafetiyle uğraşıyor; hepsini kafasına göre değiştirerek kullanmaya çalışıyor.” Dünya dillerinin hemen hepsinde söz konusu “pilot”un yaptığı “emanete ihanet” olarak tanımlanır. 25 Kimi siyasal analistler, “pilot”un uçağı sahibine sağ-salim teslim edip etmeyeceğini tartışıyorlar ki haklılar. Bu tartışmalarda artık sorulan şu: Türkiye, önümüzdeki süreçte âdil, şeffat ve güvenilir bir seçim yaparak başına bela olan iktidarı değiştirebilir mi? Daha açık sormak gerekirse Türkiye, 1950’de olduğu gibi darbesiz ve kansız bir biçimde iktidarı değiştirebilir mi yoksa sonu öngörülemez bir çatışma ortamına mı sürüklenir? Kötümserlere göre söz konusu kişi, söylemlerinin ve eylemlerinin gösterdiği gibi tam bir “Amok Koşucusu”dur; dolayısıyla 1950 seçimleri gibi bir seçim yapılamaz; başka bir ifadeyle iktidar “suhuletle” devredilemez. İyimserlere göre ülkenin yüz yıllık seçim geleneği, demokrasi deneyimi, bunları içselleştirmiş toplum dinamikleri “Orta Çağ artığı kravatlı Taliban iktidarı”nın oyununu mutlaka bozar; yönetimi devralır.


Tablo şu: Ahali tabanı giderek daralan iktidar, kuşkusuz suç işleyerek kazandığı mevzileri ve imkânları terk etmemek, dahası yargılanmamak için elinden geleni yapmaya çalışacaktır, bu çok açık. Toplum tabanı gittikçe genişleyen muhalefet ittifakı, daha şimdiden her türlü “alicengiz oyunu”nu bozmaya, iktidarı devralmaya hazır olduğunu söylemleri ve eylemleriyle göstermek zorundadır. Aksi halde ne mi olur: Ülkeyi Orta Çağ’a iade etmekle görevli olan iktidarın tahribatı daha da artar; çıkış ve inşa koşulları da bir o kadar ağırlaşır. 26 “Kitabın ortası”ndan söyleyelim: Son yirmi yıllık dönem -Barış Zeren’in dediği gibi-kelimenin tam anlamıyla hayli “uzamış bir 31 Mart süreci” olarak tanımlanabilir. İçeride bu yeni 31 Mart’ı kotaran ve sürdüren işbirlikçi takım (İslamcılar, liberaller ve ayrılıkçılar ittifakı), kimilerinin hâlâ “Gezi” olarak nitelediği 2013 Haziran hareketi karşısında büyük şaşkınlık yaşamıştı. Gelinen durumda öncelikle (ve özellikle) liberaller, yıllarca “entelektüel destek(!)” verdikleri “kravatlı Taliban”ca “esir alınmış” görünüyorlar. Söz konusu “esirler”, şimdilerde ayrılıkçı takımı da yedekleyerek muhalefet ittifakına kur yapıyorlar; Türk devriminin kendisiyle değil ama simgeleriyle barışmış gibi numara üstüne numara yapıyorlar. Umulur ki toplumsal ve siyasal muhalefet bloğu, söz konusu sahtekârlıkları yutmaz; kendini kirletmez. Yakıcı ihtiyacımız olan cumhuriyetçi demokrasi, bu 31 Mart sürecinin suç ortaklarıyla asla yeniden inşa edilemez. Türk devriminin esprisine ve mantığına bağlı toplumsal ve siyasal muhalefet kadrolarının, söz konusu madrabazlardan öğrenecekleri hiçbir şey de yoktur. Dolayısıyla bu Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Ahrar ardılı artıklar kendi kaderleriyle baş başa bırakılmalı; cumhuriyetçi demokrasi yolunda daha bir netleşilmeli; zaman zaman yaşanılan “umut krizi” aşılarak çoğunluğa güven verilmelidir. Aksi halde 31 Mart sürecinin daha da uzamasına katkıda bulunulmuş olur. Bu da, kâhin olmaya gerek yok, anlatılamayacak kadar ağır sonuçlar yaratır. 27 Apaçık olan şu ki, saray rejiminin soy kütüğünde; Oğuz Han, Timur, Farabî, İbni Sina, Kargarlı Mahmut, Fatih, Kâtip Çelebi, İkinci Mahmut, Hezarfen, Karamanoğlu Mehmet Bey, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Mustafa Kemal Atatürk yoktur; ya kimler vardır? Bunların soy kütüğünde; Muaviye, Gazali, Kuyucu Murat, Ebussuut, İkinci Abdülhamit, Vahdettin, Mustafa Sabri, Damat Ferit, Dürrizade, Anzavur, İskilipli Molla, Derviş Vahdeti, Sait Molla, Şeyh Sait ve benzerleri vardır.


Saray rejimi, yirmi yıldır söylemleri ve eylemleriyle bu soy kütüğüne layık olmaya çalışıyor. Ne kadar layık olduğunu epeyce göstermiş bulunuyor. Nelere ve kimlere saldırdığına bakılırsa durum daha net anlaşılır; özetleyelim: Felsefeye saldırıyor: Ortaöğretim felsefe programı din dersi programına benzetildi. İlgili kurum, her yıl yüzlerce din dersi öğretmeni alıyor, felsefe dersi için on-on beş ile sınırlı tutuyor sayıyı. Üstelik felsefe derslerini de din dersi öğretmenlerine emanet ediyor. Felsefe bölümleri de böylece cazip olmaktan çıkarılıyor; işsiz kalacağını düşünen gençler bu bölümlere gitmiyor. Bilime saldırıyor: Ortaöğretimde özellikle din ağırlıklı derslerle ve din dersi öğretmeni yönetici ağırlığıyla doğa bilimlerine ve formel bilimlere ilgi köreltiliyor. Üniversitelerde de durum farklı değil; doğa bilimleri bölümleri üvey evlat muamelesi görüyor; hemen hepsi ilahiyatçılarla sosyolojiyi, siyaset bilimini ve uluslararası ilişkileri safsataya dönüştürmüş mollalarca kuşatılıyor, etkisizleştiriliyor. Sanata saldırıyor: İlk ve ortaöğretimde olduğu gibi üniversitelerde de resim, müzik, heykeltıraşlık, tiyatro gibi bölümler ve öğretim üyeleri gereksiz görülüyor, horlanıyor. Söz konusu alanlarda öğretmen veya öğretim üyesi olanlar müdür ya da rektör asla yapılmıyorlar. Ekonomiye saldırıyor: Zor koşullarda yaratılmış kamu varlıkları yağmalandı. Devlet Planlama Teşkilatı kapatıldı; üretim, istihdam ve ihracata dayalı kalkınma politikası terkedildi; neoliberalizm olarak bilinen yağmacılık, hırsızlık ekonomisi inşa edildi. 80’li yıllara kadar kendini rahatça besleyen ülke, dış üreticilerin oyuncağı haline getirildi. Sonuçta yağmayla yaratılmış düzinelerce oligarka hizmet eden borçlu bir ülke yaratıldı. Orduya, yargıya, sağlık sistemine ve benzer kurumlara yapılan saldırıları da bunlara eklerseniz tablo olanca manzarasıyla karşınıza çıkar. 28 Bilenler bilir: Saray kanonu için İslam’ın tek şartı vardır: Türk devrimine düşmanlık. Düşmanlık, İslam’ı ideolojik bir forma dönüştürmüş; bu da hayatın her alanını zapturapt altına alma hayali yaratmıştır. Yirmi yıldır söz konusu grup o hayali gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Son çözümlemede, yapılmak istenen şey, toplumu Orta Çağ üretimi fıkıha (şeriata) uyarlamak; kişisel ve kamusal alanı ona göre düzenlemektir. Bunun bir an başarıldığını varsayalım: İhvan, Taliban ve IŞİD karması bir ahali mezbelesine dönüşmüş doksan milyon. Söz konusu tasavvur asla abartma sayılmamalıdır; saray kanonunun bu Orta Çağ artıklarına ne kadar muhabbet beslediğini içeriden bakan isimler çok iyi bilirler.


Halbuki İslam bizim toplumumuz için kültür değil, tam tersine salt dindir. Bu niteliğiyle de kültürün parçasıdır ancak. İslam’ın kültür olduğu toplumlar yalnız Arap toplumlarıdır; nedenlerini merak edenler öğrenebilirler. Saray kanonunun yirmi yıldır Türkçeyi bile Arap ağzıyla konuşmaya (ve yazmaya) çabalaması başta olmak üzere söylem ve eylem düzeyinde verdiği işaretler toplumu Araplaştırma girişimlerinin parçasıdır. Çünkü dil, dini kültür haline getirmenin en etkili araçlarından biridir. Özellikle Yavuz Selim’den başlayarak Osmanlı’nın başaramadığı Araplaştırmayı Orta Çağ artığı bu grup yirmi birinci yüzyıl Türkiye’sinde gerçekleştirebilir mi? Sarayın (ahali)tabanında bu tür girişimlerin etkili olduğu gözlemleniyor. Örneğin, bu kesim düğünleri çoğunlukla geleneksel niteliğini yitiriyor; dinsel ayinler halinde gerçekleştiriliyor. Saray rejimi (ve kanonu) tarihin çöplüğüne atılmadığı sürece halkı birleştiren ortak zeminlere saldırılar sürecektir. 29 Vurgulandığı gibi “uzayan31 Mart rejimi” kadrosu, Batı işbirlikçiliğiyle iktidara oturtulmuş; başından beri yaklaşık yüz elli yıllık -kendine özgü- aydınlanma-modernleşme yatağında ilerleyen topluma saldırmaktadır. Saldıranlar, vurgulandığı gibi yüz yıl önce Kuvayı Milliye düşmanı işbirlikçi saray beslemelerinin torunlarıdır. Kuşkusuz koşullar farklıdır; ama cepheleşme hemen hemen aynıdır. Cepheleşme ortamı böyle sürgit devam ettirilemez, bu çok açık. Ya Orta Çağ toplum uyutarak ahalileştirecek ya da toplum ahaliyi dönüştürerek yurttaşlık düzeyine -tekrar- taşıyacaktır. Çelişki bu durumda cumhuriyetçi demokratlarla monarşi kulları (ahali) arasındadır. Saray kanonu, partisi, yıllar önce yüksek mahkemece “suç örgütü” olarak tanımlanarak cezalandırılmasına rağmen hiçbir “normalleşme” işareti vermedi, vermiyor. Kimi iyi niyetli yurttaşlar, örneğin 15 Temmuz gecesi iktidarın kendi genel merkezine astığı devasa Atatürk posterini görünce umutlanmışlardı. Onların umutlanmaları, İslamcılığın hiçbir ahlakı olmadığını bilmemekten kaynaklanıyordu kuşkusuz. Nitekim afiş asmanın da tam bir sahtekârlık olduğu çok geçmeden anlaşıldı; “başarılı 20 Temmuz operasyonu”yla ona ihtiyaçları olmadığını -tekrar- gösterdiler. Burada soru şudur: İslamcıların neden ahlakı yoktur? Kendilerinin dayandığı bir varsayım (ya da inanç) var: Şeriat ve hilafet burada kaldırıldığı için ülke “darülharp” durumundadır. 2002 seçimleriyle ülke kâfirlerin elinden-her şeyiyle- alınmıştır; “fethedilmiştir.” Ancak harp hali devam etmektedir, çünkü şeriat ve hilafet hâlâ ilan edilememiştir; ilan edilene kadar savaş zorunludur. Savaş hali de her türlü işbirlikçiliği, ikiyüzlülüğü, sahtekârlığı, yalanı, yağmayı ve hırsızlığı meşru kılmaktadır.

İslamcılar tam da bu akıl yürütme(!) nedeniyle günümüzün ahlaksızları olmaktan asla utanmıyorlar.

30

İşte bu yüzden ülke yirmi yıldır böylesi bir örgütlü ahlaksızlıkla karşı karşıya bulunuyor.

Kuşkusuz “ahlaksızlık” olarak tanımlanan söylemlerin ve eylemlerin çoğu vurgulandığı gibi Anayasa ve yasalara göre hâlâ suç kategorisindedir.

Olası iktidar değişikliği, tam da bu nedenle söz konusu güruha oldukça korkutucu geliyor.

Suçlar arttıkça çoğalan korku, söz konusu güruha daha neler yaptırabilir?

Yapabilecekleri, nicelik ve nitelik olarak korkusuyla orantılı olarak artacaktır.

Siyasal ve toplumsal muhalefet, “bugünlerin daha iyi günler olduğu”nu düşünerek manifesto niteliğinde bir cumhuriyetçi demokrasi programı ilen etmeli; tam bir devrimci kararlılık içine girmelidir.

Bu nitel değişimi sağlayabilirlerse söz konusu güçler, çoğunlukta zaman zaman yaşanan “umut krizi”ni güvene çevirebilirler, iktidarı devralabilirler.

Yugoslavya’nın kurucu lideri Mareşal Tito, ölümünden bir süre önce verdiği bir mülakatta, gazetecinin “Emperyalist cepheden bir saldırı bekliyor musunuz?” sorusuna “Evet”demişti; “söz konusu cephe yalnız Yugoslavya’ya değil, toplumcu, kamucu, bağımsız bütün ulus devletlere saldıracaktır. Ülkem buna direnemez ama Mustafa Kemal’in Türkiye’si direnebilir.” Anımsanacağı gibi Yugoslavya’dan yedi devlet (!) çıkarıldı. Pakistan, Afganistan, Irak, Libya “halledildi.” Mısır, Suriye, Cezayir ve Tunus hâlâ direnmeye çalışıyor.

Hem “halledilenler” hem de direnmeye çalışan bu ülkeler, 1970’lerde bile çoğu doğulu ve batılı entelektüel ile siyasal gözlemci tarafından “İslam dünyasının yükselen yıldızı” olarak tanımlanan Türkiye’yi -derece farkıyla da olsa- örnek almaya çalışan yarı laik yarı demokratik ülkelerdir.

Öyle görünüyor ki örnek alınan bu ülke, özellikle 1970’lerin ikinci yarısından beri emperyalizmin asıl hedefi durumundadır. Öyle olmasaydı 12 Eylül darbesi yapılır mıydı, neoliberalizm batağına sokulur muydu ülke, ardından Orta Çağ artığı malum grup iktidara taşınır mıydı?

Türkiye, görünen o ki “zurnanın zırt diyeceği” noktaya doğru ilerliyor. Koşullar daha fazla ağırlaşmadan, cepheleşme daha çok derinleşmeden dönemin yakıcı ihtiyacına cevap verme zorunluluğu vardır.

Yakıcı ihtiyaç, devrimci bir psikoloji, devrimci bir program, devrimci bir kararlılık ve devrimci bir pratiktir.

Yalçın Küçük’ ün ifadesiyle söylenirse, ülkede artık hiç kimsenin “beştaş oynama” lüksü yoktur.

66 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

BİR BİRİKİM OLARAK BİLİM VE BİLGİSİ

Daha önceki bazı yazılarımda vurgulandığı gibi Türk devrimi bazı süreklilikler de içerir. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz geç Osmanlı döneminde yetişmiş bilim insanlarını sahiplenme, dahası onların çal

YENİ TÜRKİYE’NİN BİR BİRİKİMİ: DEĞER FELSEFESİ

20. yüzyıl başlarında kurulan Yeni Türkiye’ye olgusal açıdan bakıldığında, öncelikle felsefe, bilim ve sanat birikiminin gurur duyulacak düzeyde olduğu görülebilir. Ekonomiden teknolojiye, eğitimden s

Comments


bottom of page