top of page
  • Yazarın fotoğrafıSadettin Elibol

YÜZÜNCÜ YILINDA TÜRK DEVRİMİNİN İMKÂNLARINI YENİDEN DÜŞÜNMEK

Güncelleme tarihi: 8 May 2023



Takvimin zamanı ilerliyor: Ülkemizin’’olmak ya da olmamak’’ikilemine sürüklendiği tarihsel koşullarda Türk devrimin yüzüncüyıl dönümü yaklaşıyor. Tam da bu nedenle, onun içerdiği ve somutlaştırarak gösterdiği imkânlar üzerine felsefece bir yaklaşımla eğilmek “olmazsa olmaz” derecede önemli görünüyor.

Türk devriminin imkânları, onun yalnız ilke olarak koymadığı, verili koşulların sınırlılığına karşın somutlaştırdığı (gerçekleştirdiği) başarılar toplamını ifade eder.

Bu denemede, devrimin yeni yüzyılda, öncelikle Türkiye halkı (Türk ulusu)na sunduğu imkânlar serimlenecek; dolayısıyla geçen yüzyılın başlarında açılan, akıl ve erdem bireşimiyle yürünen özgün yolun geliştirilip güçlendirilmesi temellendirilecektir.

Dikkatli okurların fark edebileceği gibi bu deneme konuya dair ilk yazı değildir, ancak kavramsallaştırması ve sistematiğiyle özgün sayılabilecek bir metindir.

Söz konusu özgün yolu belirleyen temel ilkeleri ve bu çerçevedeki uygulamaları şöyle sıralamak mümkün görünüyor:

Halk devleti: Aile (hanedan) egemenliği yerine tam bir halk devleti kurulmuş; yönetim el değiştirmiştir. Hanedanda olduğu varsayılan onur (şeref) halka devredilmiştir. Dolayısıyla vatanın sahipliği de aileden alınarak halka verilmiştir.

Yurttaş birey: Yüzyıllarca din, mezhep ve etnik kökeniyle tanımlanan yığışım (amorf kalabalık, ahali) kul (teba) olmaktan çıkarılarak temel haklar ve özgürlüklerde eşit yurttaşlar toplumu (ulus) düzeyine yükseltilmiştir. Yurttaş kimliği kişinin insan olarak görülmesi için yeterli sayılmış; herkes içinde bulunduğu bütünün (ulusun) eşit üyesi kılınmıştır.

Ulus devlet: Halk, “siyasal formasyon” olarak ulus devlet biçiminde örgütlenmiştir. Siyasal mimariyi oluşturan bütün kurumlar ulusun birliği, bütünlüğü ve gelişmesi için çalışmak üzere inşa edilmiş; aralarındaki ilişki ağı da tam bir “orkestra bütünlüğü” oluşturmuştur.

Ulus devlet, mantığı gereği merkezî (tekil) devlet niteliği taşımış; dolayısıyla ayrılıkçı (bölücü) hareketlere izin vermemiştir. Örneğin Ortaçağ artığı tarikat kümelerini, ırkçı (feodal) klanları hoş görmemiş; toplumun parçalanmasına asla göz yummamıştır.

Evrensel hukuk: Ortaçağ hukuku yerine -doğal olarak- evrenselleşme yönünde ilerleyen ve yayılan yeni (modern) hukuk sistemi kabul edilmiştir.

Söz konusu hukukla yurttaşlar toplumu olmanın zemini kurulmuştur. Bu çerçevede, örneğin, yüzyıllarca insan olarak görülmeyen, nüfus sayımlarında bile varlığı dikkate alınmayan kadın, erkekle eşit yurttaş kılınmıştır.

Bugün, yıllarca salt “cinsel meta” olarak kullanılmış, “çocuk doğurma makinesi” gibi değerlendirilmiş(!) kadın her meslekte ve her düzeyde varsa, bu başarının temelinde öncelikle söz konusu hukuk vardır.

Hukukun üstünlüğü: Yurttaşın yurttaşla ve devletle, dahası fiziksel çevreyle ilişkilerini belirleyen hukuk, doğal olarak birlikte yaşayabilmenin önkoşulu olarak görülmüş ve uygulanmıştır.

Tam da bu nedenle devrim, başından itibaren bütün uygulamalarını hukuk zemininde gerçekleştirmeyi özenle ve kararlılıkla sürdürmüştür.

Bilinebileceği gibi bu tutumun göstergesi niteliğinde çok sayıda -dikkate değer- uygulama vardır.

Çoğulcu demokrasi: Devrim meclisleri, büyük ölçüde “konvansiyon” niteliği taşıdığı için bünyesinde belli bir çoğulculuğu zaten barındırmıştır.

Verili koşulların sınırlılığına karşın siyasal muhalefet partilerinin kurulabilmesi ve haklı nedenlerle kapatılmaları oldukça önemli denemelerdir.

Denebilir ki devrim, çoğulcu demokrasinin öncelikle ekonomik ve kültürel koşullarını yaratmaya yoğunlaşmış; kısa sürede bunu başarmaya çalışmıştır.

Nitekim ”fiilî durum”u biçimsel anlamda çoğulcu demokrasiye dönüştürenler de devrim önderinin ardılı kadrolar olmuştur.

Şimdilerde kimilerinin “cumhuriyeti demokrasiyle tamamlama” savının ne mantıksal ne de olgusal temeli vardır. Çünkü halkın kendi kendisini seçtiği temsilcilerle yönetmesi zaten demokrasidir.

Vurgulanan gerçekler, “armudun sapı, üzümün çöpü” zevzekliğini sürdüren budalaları tatmin etmez kuşkusuz, ancak yalan da sürgit devam ettirilemez.

Mirasın korunması: Geçmişten gelen kültürel mirasın keşfedilmesi ve korunması yolunda çalışmalar yapılmıştır. Örneğin vakıflar, müzecilik ve restorasyon çalışmaları bunların başında gelir. Bunlara eski arşiv geleneğinin geliştirilip ilerletilmesi konusunda gösterilen titizlik de eklenebilir.

Dahası, geleneksel ordu örgütlenmesinin geliştirilmesi, merkezî devlet geleneğinin sürdürülmesi, Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, temel dinsel metinlerin Türkçeye çevrilmesi gibi çalışmalar da bu çerçevede anılabilir.

Kamucu iktisat: Dayanışmacı (solidarist) yaklaşımla planlı bir uygulama yapılmış; yaygın kamu yatırımları yoluyla kalkınmacı adımlar atılmıştır.

Unutulmamalıdır ki, bu adımlar, olağanüstü kıt kaynaklara karşın atılmış; kendine fazlasıyla yeterli bir ülke yaratılmıştır.

Anımsatalım; söz konusu mucize, denk bütçeyle gerçekleştirilmiş; 1929 dünya ekonomik buhranına karşın yüzde yedinin üzerinde bir büyüme sağlanmıştır.

Meraklısı, kaynaklara bakarak kısa sürede gerçekleştirilen kalkınma göstergesi kuruluşların sayfalar dolusu örneklerini öğrenebilir.

Teknoloji üretimi: Sorunların tanımlanması ve çözülmesinde akılsal ve bilimsel çerçeveyi esas alan devrim, teknoloji üretiminde bunun temel olduğunu -doğal olarak- öngörmüştür.

Tam da bu nedenle, teknoloji üretiminin ön koşulu olan bilim yapmayı mümkün kılan öğretim kurumları oluşturmuş; yetinmemiş, alanda çalışanların yeterli başarı gösterebilmeleri için hem uygun iklimi yaratmış, hem de özendirmiştir.

Açık olan şu ki, söz konusu kararlılık, bilimsel bilgi olmadan teknoloji üretilemeyeceği gerçeğinin bilinmesinden kaynaklanmıştır.

Söz konusu gerçeğin bilgisi ve bilinci sayesindedir ki, o dönemin koşullarında bile yerli uçak üretilip ihraç edilebilmiş, çok sayıda aşı üretilerek koruyucu sağlık hizmetleri yaygınlaştırılabilmiştir vb.

Üretim bilinci: O Büyük Yalnız’ın vurguladığı gibi “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık korunamaz.”

Devrim, işte bu nedenle ekonomik bağımsızlığı sağlamak amacıyla tam bir üretim bilinci yaratmış; ülkeyi -kısa sürede- öncelikle kendine yeterli hale getirmiştir.

Şimdilerde, kimilerince bilinmeyen, kimilerince küçümsenen yaygın ve etkili “yerli malı haftaları” üreten toplumun haklı gurur göstergesi olmuştur.

Bugün, “ithalat, borçlanma ve yağma ekonomisi”nin cenderesinden kurtulma yoluna bile dönemeyen ülkede, söz konusu yaratıklara söylenebilecek hangi doğru vardır!

Refah ve tutum: Verili koşulların sınırlılığına karşın uygulanan ekonomik politika, toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanmasının ötesinde refahını da artırmayı amaçlamıştır.

Belirtmek gerekir ki, devrim, asla “tüketim toplumu” yaratmayı amaçlamamıştır. Tam tersine, üretken olduğu kadar da tutumlu yurttaşlar toplumu olmayı kararlı bir biçimde özendirmiştir.

İşe göre insan: Dönem koşullarında nitelikli insan gücünün yok denecek kadar az olmasına karşın kamusal istihdamda -olabildiği kadar- “kişiye göre iş değil, işe göre insan” ilkesinin uygulanmasına özen gösterilmiştir (liyakat).

Söz konusu on beş yılın başarı öyküsünün yaratılmasında, öncü kadroyu uzmanlık alanlarındaki başarılarıyla destekleyen yurtsever isimlerin katkıları asla küçümsenemez.

Denetim titizliği: Kamusal istihdamda ve işleyişte “işe göre insan” ilkesinin uygulanmasına karşın olağanüstü ölçüde denetim titizliği gösterilmiştir.

Söz konusu titizlik o derecededir ki, istenmeyen birkaç olayın üzerine kararlılıkla gidilmiş, kısa sürede sonuçlandırılmıştır.

Ulusal eğitim: Sözcüğün tam anlamıyla örgün öğretim kurumları oluşturulmuştur. Parasız ilk, orta ve yükseköğretim getirilmiş; bundan da nicelik-nitelik dengesi gözetilmiştir.

Söz konusu kurumlarda eğitim yeni Türk alfabesiyle yazı dili niteliğine kavuşturulan ulusal dil Türkçeyle yapılmıştır. Bunda da iki amaç güdülmüş durumdadır: Ulusun kendi diliyle okur-yazar kılınması, bir; eşzamanlı olarak Türkçenin felsefe, bilim ve sanat dili haline getirilmesi, iki.

Söylemek bile fazla; söz konusu süreçte her düzeyde yeni öğretim programları uygulanmış; Türkçe, matematik, doğa bilimleri ve sanat derslerine ağırlık verilmiştir. Dahası, lise son sınıflara ilk kez felsefe dersleri konulmuş; üniversitelerde bu alanın bölümleri kurulmuştur.

Görülüyor ki devrim, başından itibaren düşünen ve sorgulayan çağdaş birey (ve toplum) yaratmayı amaçlamıştır.

Beden eğitimi: Anlaşılır nedenlerle uygulanan yaygın koruyucu sağlık hizmetleriyle neredeyse eşzamanlı olarak ilk ve ortaöğretim öğrencilerine ilk kez uygulamalı beden eğitimi dersleri konulmuştur.

Söz konusu derslerin konulmasındaki “şiar” da bellidir: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.”

Fırsat eşitliği: Örgün ve yaygın öğretim kurumları karma, laik ve bilimsel nitelikli eğitim süreciyle yurttaşlara fırsat eşitliği sunabilmiş; bu imkânı kullanan halk çocukları hem kamuda, hem özel alanda görev üstlenebilmişlerdir; örnekleri sayılamayacak kadar çoktur.

Aynı dönemde, koşulların sınırlılığına karşın kurulup yaygınlaştırılan parasız yatılı örgün öğretim okullarının destansı işlevi de oldukça önemlidir.

Dünyaya açılma: Devrim, ulusa -K. Popper’in kavramıyla söyleyelim- “kapalı toplum” değil, tam tersine “açık toplum” niteliği kazandırmak amacıyla başından itibaren ciddi adımlar atmıştır.

Birincisi, gelişmiş ülkelere sınavla çok sayıda burslu öğrenci göndermiştir. Alanların bilgisini ve yöntemini öğrenmeleri için gönderilen öğrenci sayısı üç binin üzerindedir.

İkincisi, Doğu’dan ve Batı’dan felsefe, bilim ve sanat eserlerinin Türkçeye çevirtilerek yayınlanmasıdır.

Üçüncüsü, Hitler faşizmi nedeniyle çalışamaz hale gelen felsefe, bilim ve sanat insanlarının ülkeye kabul edilerek ilgili kurumlarda görevlendirilmesidir (Bilindiği gibi bu insanlar için A. Einstein mektupla aracılık yapmıştır.).

Kuşkusuz bu uygulamaları destekleyen ikincil adımlar da atılmıştır.

Yaşama sevinci: Hem Birinci Dünya Savaşı, hem Bağımsızlık Savaşının ağır koşulları altında iyice yoksullaşmış ve yaralanmış halk, devrimci adımlarla sağaltılıp ayağa kaldırılmış; yaşam sevinci verilmeye çalışılmıştır.

Bu çerçevede, örneğin müzik, folklor, tiyatro, sinema vb. kurumsal etkinlikler anılabilir.

Dahası, O Büyük Yalnız’ın, halkının önünde zeybek oynayabilmesi, dans edebilmesi, denize girebilmesi ve müzik dinleyebilmesi de bu amaçla gerçekleştirdiği simgesel eylemlerdir.

Çevre bilimci: Yüzyıllarca doğal çevreye âdeta yapışık yaşayan halkın fiziksel ortamla doğru ve etkili (verimli) ilişki kurabilmesi için ciddi adımlar atılmıştır.

O Büyük Yalnız’ın, sonradan ulusuna miras bırakacağı örnek çiftlik denemeleri, ağaçların kesilmesine karşı gösterdiği tepkiler ve benzeri uygulamalar özendirici niteliktedir.

Kuşkusuz örgün öğretim kurumlarında okutulan doğa bilimleri dersleri, coğrafya ve benzeri programlar da çevre bilincinin oluşturulmasında işlevsel olmuştur.

Türlere özen: Söz konusu çevre bilincinin temelinde, insanı “evrenin efendisi sayan geleneksel anlayış değil, tam tersine, onu canlılar içinde bir varlık” olarak niteleyen yeni bakış açısı vardır.

Belli ki bu yaklaşım, insanı, başta doğa olmak üzere diğer varlık türleriyle hak temelli bir ilişki kurmaya yönlendirici niteliktedir.

Yüksek değerler: Sevgi, saygı, dürüstlük, adalet, bilgi, bilim, laiklik, demokrasi, çevre ve benzeri değerler, filozof Mengüşoğlu’nun ifadesiyle söylenirse değişmez “yüksek değerler” niteliğindedir. Ekonomik-teknik değerler ise “araç değerler”dir. Örflerin, âdetlerin ve modanın değişirliği düşünülürse bunların “değer” olarak görülemeyeceği anlaşılabilir.

Devrim dinamiği, ne yüksek değerlerin araç değerlere, ne de araç değerlerin yüksek değerler yerine geçirilmesini uygun bulmuştur.

“Erdem” kavramı altında toplanan yüksek değerlerle araç değerler arasında denge kurabilecek bir yurttaşlar toplumu yaratmaya çalışmıştır.

Söz konusu yaratış çabasının temelinde de filozof Ülken’in ifadesiyle söylemek gerekirse, ulusu insanlıkla bütünleştirecek bir ilke vardır: “İnsanî vatanperverlik.”

Estetik beğeni: Bir toplumun estetik beğeni düzeyini -bilindiği gibi- sanat eğitiminden geçip geçmemesi belirler.

Türk devrimi, bu alanda da oldukça kararlı adımlar atmıştır. Bu çerçevede sanat eğitimini kurumsallaştırmış; örneğin müzik, resim, tiyatro, opera, bale ve benzeri alanlara ilişkin örgün öğretim okulları oluşturmuştur. Ayrıca sinema ve folkloru özendirmeye çalışmıştır.

Bağımsızlık ruhu: Kurtuluş’un savaşı kadar devrim süreci de bağımsızlık bilincinin ateşiyle yürütülmüş ve başarılmıştır.

“Bağımsızlık benim karakterimdir.” diyen O Büyük Yalnız, bu sözüyle “mensubu olmakla gurur duyduğu milleti”nin ruhuna da “tercüman olmuş” durumdadır.

Devrim kadrosu, daha önce vurgulandığı gibi siyasal bağımsızlığı korumak ve sürdürebilmek için ekonomik bağımsızlık yolunda ödünsüz, planlı ve sistemli uygulamalar yapmıştır.

Antiemperyalizm: Denebilir ki, Bağımsızlık Savaşının antiemperyalist niteliği devrime de aynı özelliği kazandırmıştır.

Kimilerinin olgularla yanlışlanan savlarının tersine, söz konusu emperyalizm karşıtlığı kapitalist yaklaşımın reddini de içerecek boyutta olmuştur.

Devrim dinamiği, tam da bu nedenle “imtiyazsız, sınıfsız bir toplum yaratma”yı amaçlamış, bunu gerçekleştirmek için de planlı, halkçı, kamu ağırlıklı bir kalkınma programı uygulamıştır.

Ne Doğu ne Batı: Dönemin söylemlerine ve uygulamalarına bakılırsa, yaratılanın, Doğu-Batı çelişkisini aşan özgün bir bireşim tablosu olduğu açıklıkla görülebilir.

Bilenler O Büyük Yalnız’ın ünlü “şiarı”nı anımsayabilirler: “Ne Doğuculuk ne Batıcılık.”

Daha önceki bir yazı(m)da filozof Ülken’den hareketle bu “şiar”ın temellendirilmesi yapılmıştır (Edt: Fulya Bayraktar, Hikmetin İzinde, İstanbul, 2008).

O metinde serimlendiği gibi Ülken, bu “şiar”ın, Batı’nın baskın değeri akıl ile Doğu’nun baskın değeri sempatinin özgün bireşimini amaçladığını vurgular. Devrim kadrosu, başından itibaren bu özgün yolda ilerlemeye çalışmıştır.

Sürekli devrim: Hareket, dogmatizme kapalı olduğu için “statüko yaratma”ya değil, tam tersine “sürekli-kesintisiz gelişme dinamiği” olmayı amaçlamış; demokratik niteliğiyle kendini yenileye yenileye daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha adaletli, daha kalkınmış “imtiyazsız ve sınıfsız bir toplum” oluşturmayı öngörmüştür.

Bakılırsa görülebilir: O Büyük Yalnız’ın bu konuda da ısrarlı vurguları tartışılamayacak kadar çoktur.

Söylemek gerekir mi bilmem: Devrimin bu niteliği, onu herhangi bir “izm”le tanımlamaya da izin vermez. Buna karşın bir tanım yapılacaksa o da bellidir: Türk devrimi.

Otoritenin tekilliği: Vurgulandığı gibi devrim tam bir yurttaşlar toplumu (ulus) yaratmayı amaçladığı için Ortaçağ artığı ruhban topluluğu (şeyhler ve benzeri tiplerin oluşturduğu klanlar) ile feodal kümelenmeleri hoş görmemiştir. Çünkü bunlar, insanı özgür ve sorumlu yurttaş kılmanın önünde engel oluştururlar; kul ya da maraba kılarlar; dolayısıyla birer “otorite odağı”na dönüşürler.

Tekil devlet (dolayısıyla ulus toplum), doğal olarak bu tür klanların varlığına -en azından- ilkesel düzeyde izin vermez.

Kimi budalaların savladığı gibi bu tür yapılar sivil toplum örgütü de değildir, çünkü buralarda ne seçim, ne denetim, ne değişim vardır.

Devrim, mantığı gereği müridi ve marabayı özgür yurttaş kılarak insanlaştırmaya çalışmıştır.

Ulusların eşitliği: Ulusları “insanlığın birbirine eşit üyeleri” olarak gören devrim, Batı’nın öncelikle Türklere karşı tarihsel önyargılarını reddeden, dahası yanlışlayan ciddi adımlar atmıştır.

Başka bir yazımda vurguladığım gibi dil, tarih ve antropoloji alanlarının bilimsel verilerine dayanılarak Türklerin Batılılardan aşağı olmadığı yolunda tepkisel denebilecek çalışmalar yapılmış; sonuçlar tartışma ortamına sunulmuştur.

Onursuzların anlamadığı şu: Her konuda olduğu gibi bu alanda da tam bir onur mücadelesi verilmiştir.

Evrensel barış: Son çözümlemede, evrimsel sürecin “ulus toplum gerçeği”ne dayanarak insanlığa açılan devrim, tam bir barış dünyası peşinde olmuş; bu doğrultuda somut adımlar atmış; örneğin, doğusunda ve batısında “barış paktları” kurmuştur.

O Büyük Yalnız’ın bu konudaki ünlü “şiar”ı açıktır: “Yurtta barış, dünyada barış!”

İşte bu kararlı yöneliş nedeniyle devrim Türkiye’si, erken sayılabilecek bir tarihte Birleşmiş Milletler’e üyelik daveti almıştır.

Özgüven duygusu: Sıklıkla belirtildiği gibi özgüven başarıyı, başarı da özgüveni artırır.

Bunun bilincinde olan devrim kadrosu, yüzyıllardan beri hem saray yönetimi hem de Batılılarca aşağılanan ve hor görülen Türk halkının da insan olduğunu, dolayısıyla başarılı olabileceğini, bunun için de kendine güvenmesi ve çalışması gerektiğini ısrarla vurgulamıştır.

O Büyük Yalnız, bu konuda da âdeta belirleyici olmuştur; özetle, “çalışmayan ve üretmeyen toplumların zillet içinde yaşamaya mahkûm olacakları”nı beyinlere kazımaya çalışmıştır. Anımsanacağı gibi halkı da -en azından- kendi döneminde onu utandırmamıştır.

Unutulmamalı ki, bugüne kadar felsefede, bilimde, sanatta, ekonomide ve diğer alanlarda atılan olumlu adımlar, söz konusu dönemin başarı birikimiyle mümkün olabilmiştir.

Evrensel devlet: Aydınlanmanın büyük filozofu Kant’ın bu konuda geliştirdiği tasarım (ve sonraki eleştirisi) bilinir.

O Büyük Yalnız, uluslararası işbirliği, bölgesel anlaşmalar ve evrensel dünya devleti konularında ünlü tarihçi Wells’ten etkilenmiştir.

Öylesine etkilenmiştir ki, onun Ana Hatlarıyla Dünya Tarihi eserini Türkçeye çevirtmiş; Maarif Vekâleti tarafından beş cilt olarak basılmasını sağlamıştır.

Kendisinin Nutuk’ta söz ettiği tek yabancı eser de budur; “Efendiler” der; “Wells, bütün hâkimiyetler tek bir hâkimiyet içinde eritilmezse, milliyetlerin üstünde bir kuvvet meydana çıkmazsa dünya mahvolacaktır. Gerçek devlet, çağdaş hayat şartlarının bir zorunluluk haline getirdiği birleşik dünya devletinden başka bir şey olamaz. Hiç şüphe yoktur ki, insanlar kendi icatları altında ezilmek istemezlerse er geç birleşmeye mecbur olacaklardır.”

Onun gözünde devrim ülkesi Türkiye, var olan gerçekliğe karşın “Federal Dünya Devleti ideali”ne açık olmak durumundadır.

Kuşkusuz ikinci yüzyıl için Türk devriminin barındırdığı ilkeler/uygulamalar/başarılar, başka bir ifadeyle imkânlar, burada özetle sıralananlardan ibaret değildir; fazlası da vardır.

Türkiye’de, her şeye karşın, bugün bile devrimin sunduğu imkânların farkında olan “kahir bir ekseriyet” olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

1940’lı yılların ikinci yarısından beri yaşanan karşı devrim sürecine karşın devrim dinamiği -çok kritik durumlarda görüldüğü gibi- hâlâ canlı, kuşatıcı ve birleştirici ortak zemindir.(*)

Sorun, söz konusu halk çoğunluğunun toplumsal ve siyasal düzeyde bir türlü örgütlenememiş, dolayısıyla tam bir iktidar seçeneği yaratamamış olmasıdır.

“Durumun vaziyeti” buyken, Türkiye yine de tarihsel bir yol ayırımında görünüyor.

Nesnel bakışla tablo şu: Merkezsiz siyasal ortamın bir tarafında teokrasi tutkunu “neopatrimonyal sultanlık” bloğu, karşısında ise 2015 öncesine dönüşü vadeden “restorasyon” bloğu var. Kuşkusuz ikinci blok birinciye göre “ehven” görünüyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye ya tamamen Ortaçağ’a iade sürecine girerek tam bir cehenneme dönüşecek ya da “idare-i maslahatçı” tutumla kısmen onarılarak -biraz da olsa- nefes alınır hâle gelecektir.

İkinci olasılığın gerçekleşmesi durumunda halkçı, toplumcu, kamucu siyasal güçler bloğunun önemi ve değeri daha bir artacaktır.

Kriz derinleştikçe yaygınlaşacak ve güçlenecek yurttaş temelli bu siyasal dinamik, görünür gelecekte devrimin ilkeleri, uygulamaları ve başarıları toplamını daha bir sahiplenerek ilerletmeyi kararlılıkla görev edinebilirse, halk çoğunluğuyla tam bir gönül ve bilinç bağı kurabilir; orta vadede iktidar seçeneği olabilir.

Kuşkusuz bunun gerçekleşmesi hiç de kolay olmayacaktır. Çünkü verili koşullar, Türkiye’nin önümüzdeki süreçte daha da zorlanacağını gösteriyor.

Zorlamalar; hem uzun bağımlılık sürecinde yaratılan iç sorunlardan hem de kapitalist emperyalist sistemin yapısal krizinin yarattığı zorluklardan gelecektir.

Ne yazık ki Türkiye, bilinen nedenlerle “ortak iyi”sini, dolayısıyla “ortak yarar”ını neredeyse kaybeder gibi olduğu koşullarda; hem içeriden hem de Ege’den, Akdeniz’den, güneyden, Kafkaslardan ve Karadeniz’den zorlanacaktır.

Acı ama gerçek; “olmak ya da olmamak” koşullarında, sorunları çözmesi beklenen (!) yasama kurumu da Birinci Meşrutiyet meclisinden daha geri, daha parçalı ve daha sorunlu bir görünümdedir.

Ülke, çok korunaksız olduğu bu koşullarda kendine yönelecek “meydan okuma”ları karşılamak zorunda kalacaktır.

Yakıcı soru şudur: Bu koşullarda, iç ve dış basıncın birleşeceği tarihsel yol ayrımında, Türkiye devrim dinamiğine yaslanarak özgün yoluna girebilir; ikinci yüzyılında da yeniden örnek ülke konumuna yükselebilir mi?

Görebilir miyim bilmiyorum: Türkiye halkı (Türk ulusu), ilerleyen süreçte intihar edip “tarihin çöplüğü”ne düşmeyecekse, Bergson’un kavramıyla söyleyelim, tam bir “yaşama iradesi” göstererek özgün yolunu büyük acılar pahasına keşfedebilir; ikinci yüzyılda da gıptayla bakılan bir ülke yaratabilir.

Durum, o dönemden çok farklı değildir: İç ve dış koşulların ağırlaştığı, dolayısıyla zamanın daraldığı bu tarihsel aralıkta, görev, öncelikle yüzyıl önce olduğu gibi her alanda ve her düzeyde var olan “yurt ve ulus mistiği öncüleri”nin omuzundadır.

----------------------------------------------------------------------------------------------- (*) Bağımsız Türkiye’yi kapitalist emperyalist sisteme bağımlı ülke konumuna sürükleyen karşı devrim, önce Köy Enstitülerini kapatmış, ardından NATO üyeliği sürecini başlatmıştır. Köy Enstitüleri, bilindiği gibi devrim dinamiğinin eğitim alanındaki son büyük atılımıdır: Ülkenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine, 21 enstitü kurulmuş; 17.000’i aşkın öğretmen yetiştirilmiştir. Sözcüğün tam anlamıyla özgün nitelikli bu okullar, yurttaşı tekrar maraba ve mürit yapmak isteyen Ortaçağ artığı grupların siyasal temsilcileri eliyle katledilmiştir. Dikkatli okurlar bilirler; bu okullar, üzerine hâlâ en çok araştırma yapılan konuların başında gelmektedir. Bu çalışmaların son örneği, eğitimci-yazar Hasan Güleryüz’ün ”Yavuz Selim Öğretmen Okuluna Yansımalarıyla Pulur Köy Enstitüsü’dür (Ank. 2022). Güleryüz’ün eserini öncekilerden farklı kılan ayırt edici özelliği, konuyu kritik bakışla ele almasıdır. NATO’ya gelince… Bu örgüt, kuruluşundan beri kapitalist emperyalist dünyanın savaş aygıtıdır. Ülkemiz 1952’den beri söz konusu örgütün üyesidir; Sovyet sisteminin çökmesine karşın hem varlığını sürdürüyor, hem de Batı adına genişleyerek melanetini devam ettiriyor. Her namuslu yurttaş, ülkemizin “hal-i pür melali”ne bakarak bu örgütün işlevini de açıklıkla saptayabilir.

136 görüntüleme2 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

BİR BİRİKİM OLARAK BİLİM VE BİLGİSİ

Daha önceki bazı yazılarımda vurgulandığı gibi Türk devrimi bazı süreklilikler de içerir. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz geç Osmanlı döneminde yetişmiş bilim insanlarını sahiplenme, dahası onların çal

YENİ TÜRKİYE’NİN BİR BİRİKİMİ: DEĞER FELSEFESİ

20. yüzyıl başlarında kurulan Yeni Türkiye’ye olgusal açıdan bakıldığında, öncelikle felsefe, bilim ve sanat birikiminin gurur duyulacak düzeyde olduğu görülebilir. Ekonomiden teknolojiye, eğitimden s

2 commentaires


Logos Onarim
Logos Onarim
30 avr. 2023

Yüz yıl önce yokedemedikleri ama çaldıkları büyük Türk devletini geri almak üzere yürüyüşümüz devam ediyor. Bu seçim bu anlamda krtiktir. Ya devleti geri alma konusundaki azim ve kararlılık ifade edilecek ya da yüz yıl önceye dönülecektir. Türk Devleti'nin (Türk ulusu) tarih sahnesine çıkması engellenecek/ertelenecektir.


Not: Ben sizden ortaokulda ders almıştım ve ilk döneminizdeki kitaplarınız nedeniyle bir saygım vardı. Sadece bu saygım nedeniyle yorum yazdım. Yoksa ilkokul öğrencilerine yönelik bir inkilap tarihi propogandasını içeren bu yazıya yorum yazmak için değil.

J'aime
pzr76273
08 mai 2023
En réponse à

Okuduğunuzu anlamdığınız anlaşılıyor. Dolayısıyla yanıt verme zahmetine girmeyi de gerekli bulmuyorum; şifalar diliyorum.

J'aime
bottom of page