top of page
  • Yazarın fotoğrafıSadettin Elibol

YENİ TÜRKİYE’NİN BİR BİRİKİMİ: DEĞER FELSEFESİ

20. yüzyıl başlarında kurulan Yeni Türkiye’ye olgusal açıdan bakıldığında, öncelikle felsefe, bilim ve sanat birikiminin gurur duyulacak düzeyde olduğu görülebilir. Ekonomiden teknolojiye, eğitimden sağlığa, diğer alanlarda da durumun aynı olduğu söylenebilir; çok sayıdaki yerli ve yabancı ismin bilimsel çalışmasında bu olağanüstülük ayrıntısıyla anlatılır; öğrenmek mümkündür.

Ne var ki, yetmiş yılı aşan Batı bağımlılığı sürecinde iç ve dış dinamiklerin marifetleri nedeniyle bu birikim yeteri kadar çoğaltılıp geliştirilememiştir. Yeni yaratışlarla geliştirilmesi şöyle dursun anılan süreçte onu yaratan akıl ve erdem (kurucu-yaratıcı bireşim) terk edilmiş; sonuçta tepeden tırnağa kadar sorunlu bir ülke gerçeği bırakılmıştır.

Var olan durum, kuşkusuz sürdürülemeyecek kadar ağırdır; betimsel çalışmalar bu ağırlığın boyutlarını açık ve net olarak göstermektedir.

Söylemek bile fazla: Devralınan mirasın, elbette onu yaratan akıl ve erdemin değeri sonrakilerce bilinseydi ve gereği yapılsaydı, ortada hâlâ gıptayla bakılan bir ülke(miz) olurdu kuşkusuz.

Sonrakileri tanımlamak için kullanılabilecek en hafif ifade “kadirbilmezlik”tir. Bunun zıttı “kadirbilirlik”tir. “Kadirbilirlik” kavramının Türkçesi, değerbilirliktir. Sonrakiler değerbilirliği değil değerbilmezliği seçmişlerdir. Tam da bu nedenle, ülke yetmiş yıldır adı konulmamış bir intihar süreci içindedir.

Verili koşullarda, tekrar -aynı kök üzerinde- yaratıcı bir irade doğar mı; imkânsız olmasa da hayli güç olduğu açıktır.

…..

Bilindiği gibi değer alanı felsefenin konusudur. Türkiye’ye, bilinen nedenlerle Osmanlı’dan bir değer felsefesi birikimi intikal etmemiştir.

Yeni Türkiye, başından itibaren ortaöğretim son sınıflara felsefe dersi programı koymuştur. Bununla yetinmemiş, yükseköğretim kurumlarında felsefe bölümleri açmıştır.

İşte bu derslerin ve bölümlerin yarattığı iklimde yetişen sınırlı sayıda isim değer felsefesi yapmıştır.

Kuşkusuz genel felsefe içinde ahlak felsefesi bölümleri yer almıştır. Ancak bu bölümlerde değer felsefesine şöyle bir değinilmiştir, o kadar.

Ülkemizde değer felsefesi alanında (da) çalışmış, eser vermiş iki filozof vardır: Hilmi Ziya Ülken ve Takiyettin Mengüşoğlu.

Bu alana ilişkin metinler üreten iki de felsefeci olduğu söylenebilir: İoanna Kuçuradi ve Kenan Gürsoy.

Filozof Ülken, 1965’te yayınlanan Bilgi ve Değer (Kürsü yay., Ank.) eseriyle, filozof Mengüşoğlu 1965’te basılan Değişmez Değerler ve Değişen Davranışlar (İst. Matbaası yay.) kitabıyla değer felsefesinin ülkemizde kurucuları olmuşlar; alanda çalışacaklar için referans metinleri yazmışlardır.

Sınırları belli bu metinde sadece filozof Ülken’in değer felsefesi -ana çizgileriyle- betimlenerek verilecektir.

Ülken, önce değer felsefesi alanındaki birikimi ele alır; örneğin, Sokrates’ten Spinoza’ya, Kant’tan Hamilton’a kadar gelen isimlerin yaklaşımlarını sergiler; kısa kritiklerle yetersizliklerini gösterir.

Onun yaklaşımında, değerler somut olarak belirlenebilir niteliktedir; bu da onların varoluşa ait olduklarını gösterir.

Varoluş alanında bir şeyin somutlaşması, ona değer niteliği kazandırır; soyutlaşması ise değerden büsbütün uzaklaştırır.

Bu demek değildir ki soyutlamalar imkânsızdır; yapılabilir; örneğin, ahlaksal hayat “yaşanmış varlık niteliğiyle değer, kavram olarak hakikat”tir.

Dikkat edilirse burada yapılan, değeri tam bir soyutlamayla “hakikat türü”nde ifade etmektir.

Yalnız değer alanı ile gerçek alanını birbirine karıştırmamak gerekir. Bir şey, özneyle ilişkisi çerçevesinde ele alınırsa değer, alınmazsa gerçektir. Örneğin, “çiçeği görüyorum”da gerçek, “bu çiçeği beğeniyorum”da değer vardır. Fakat değer ve gerçeklik ifadeleri birbirine çevrilebilir. Örneğin, “karnım açtır.” ifadesi “acıktım”a (gerçeklik diline) çevrilebilir.

İşte bu nedenlerle değer felsefesini gerçek ve hakikat felsefeleriyle karıştırmamak lazımdır. Bunları geçmişte karıştıranlar olmuştur. Örneğin, kimi Yunan filozofları, değer açıklamaları ile metafizik hakikat açıklamalarını birbirine karıştırmışlar, dolayısıyla “aksiyolojiyi ontoloji içinde eritmişlerdir.”

Bu tutumun tam tersine, gerçek ve hakikat açıklamalarını değer açıklamalarına indirgeyenler de görülmüştür (örneğin pragmatistler).

Anlaşılabileceği gibi değer felsefesinin sınırları vardır. Bu alanı gerçek ve varlık felsefesiyle hiçbir biçimde karıştırmamak gerekir.


Bir Varlık Alanı: Değerler Alanı

Çağımızda ontoloji, soyut ve genel varlık kavramlarını değil, tam tersine somut varlık dereceleri (sferler)ni ele almak durumundadır. Bunu yaparken, varlıkların her birinin kendi özleri ve nitelikleri olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıdır.

Bu ontolojik yaklaşım, açıktır ki, hem “metafiziğin soyut sistemleri”nden hem “formel mantığın içeriksiz kurallarını varlığa uygulama çabası”ndan, hem de “rölativizmin kısırlaştırıcılığı”ndan kurtarır.

Bu durumda, Husserl’in açtığı yolda ilerleyerek maddeden insana kadar bütün varlık derecelerine -birbirine indirgemeden- eğilmek gerekir.


Bilme ve İnanma Farkı

Bilme ve inanma, bilincin varlığa ait iki farklı davranışı olarak tanımlanabilir. Bu ikisi, kuşkusuz birbirini etkiler. Fakat anlama çabası (inceleme) ikisini birbirinden ayırmayı gerekli kılar.

Bir değerler dizisinde, bilme ve inanmanın gücü veya zayıflığı görülebilir. Başka bir ifadeyle o dizinin bir ucuna bilmeyi, öteki ucuna inanmayı koyduğumuzu varsayalım: Bir uçtan diğer uca giderken onlardan ya biri ya diğeri zayıflar. Örneğin, teknik değerde bilgi niteliği güçlü, inanma niteliği zayıftır. Sanat değerinde her iki nitelik denge durumundadır.

Demek ki dizinin bir ucuna teknik, diğer ucuna tinsel (manevi) değerin konulması gerekir.




Gereksinim – Aşkın Nesne Süreci

Değer, kuşkusuz kendi başına gerçekleşmez. Örneğin, toprak altındaki altın bir değerdir. Fakat onu bulan bir kişinin varlığı gerekir. Kişi bu madeni değerlendirir.

Söz konusu etkinlik, “gereksinim – aşkın nesne süreci”yle anlatılabilir:

Gereksinim, mutlaka bir şeyin gereksinimidir. Daha açıkçası, gereksinimin nesnesi “şimdi hazır bulunmayan şey”dir. Dolayısıyla gereksinim, bilincin bulunmayana yöneliş halidir. Gereksinim “bilincin alanına girdiği andan itibaren arzuya dönüşebilir.”

Söylemek bile fazla: Gereksinim, nesneye “kendi başına yönelen bilinç”in etkinliği olarak belirir; burada, yönelinen nesne değildir.

Belirtmek gerekir ki, her değer “gerçeği aşan bir ideal” barındırır; dolayısıyla “her değerlendirme bir ülkücülük (idealizm) içerir. Daha açık ifade etmek gerekirse, “gerçek mümküne (ideale) doğru genişler. Çünkü gerçek ve mümkün alanları ayrı kalmakla birlikte eylemin dinamizmi içinde her an mümkün alanı gerçek alanına girer.”


Değerlerin Temel Aksiyomları

Değer alanının belli aksiyomları vardır. Bunlar; kendisinden başka bir önermeye geri götürülemeyen, dahası bunu gerektirmeyen, kendiliğinden apaçık olan, bu nedenle de diğer önermelere temel oluşturan önermelerdir.

Bu tanım çerçevesinde üç (temel) aksiyom bulunur:

1. Kişi, değerleri ya bilir ya da bilmez (örneğin, acıyı tatmayanda acı duyarsızlığı, ahlaksal davranışı olmayanda “değer körlüğü” vardır. Güzellikleri deneyimlemeyende de bu “sanat körlüğü” olarak bilinir).

2. Her nesnel değer, kuşkusuz bir aşkın varlıktır (Örneğin, madde, toplum ve yaşam özneye (bilince) göre birer aşkın varlıktır. Bunlar, bilinç azaldığında da yok olduğunda da varlıklarını sürdürür).

3. Her nesnel değer, birisince tanıtlanabilir veya bildirilebilir; bu niteliğiyle bilinebilir durumdadır. Onun bu niteliği, hem öznel hem de özneler arası olduğunu gösterir. Dolayısıyla, her değerin bir öznel yanı bir de aşkın nesne tarafı vardır.

Bunlardan birincisi, değerin içerikli, ikincisi aşkın nesne, üçüncüsü ise bir değer öznesi oluşunu ifade eder.


Değerlerin Temel Özellikleri

Değerlerin temel aksiyomları, onların niteliklerini de verir. Bunlar şöyle sıralanabilir:

Her değer, “ideal bir tip”tir; başka bir anlatımla, o “ideal bir tip”i gerekli kılar.

Her değer, “sürekli bir düzen”i öngördüğü için norm koyucudur; baskı oluşturur.

Her değer, “öznenin içinde yer aldığı varlık türünün hem üstünde hem de dışında” olduğu için aşkındır. Ayrıca, her değerlendirmede dereceler oluşur. (Örneğin, hoş, zarif, latif, güzel, ulvî, iyi, çok iyi, fedakâr, kahraman vb.).

Her değer, “tümelleşme yetkinliği” gösterir. bu da onun, bilen bir özne tarafından algılanışı, belirlenişi veya konuluşundan kaynaklanır; dolayısıyla bu değer bildirilebilir, böylece yaygınlaşabilir.


Değer ve Eylem İlişkisi

Varlıklar içinde, eylem sadece insana özgüdür. Bunun bir ucunda benlik, öteki ucunda değerler vardır. “Yaratıcı eylem” her iki alanı da genişletir.

En “büyük değer alanı” -doğal olarak- “en büyük kişilikler”de somutlaşır.

Kişiliğin kuruluşunda “hareket noktası ben”dir. Başka bir anlatımla, kişilik ben’den başlayarak kurulur. Kişilik gelişimi değer alanını genişletir; bundaki her gelişim de kişilik alanını besleyerek büyütür. (Örneğin, bir tablo yapmak “değer eylemi”dir; “ruhun bütün yetileri” bu süreçte rol oynar.).


Değerlerin Çift Kutupluluğu

Anlaşılabileceği gibi bütün değerler “çift kutuplu”dur. Örneğin “Bu nesne değerlidir.” önermesi tam tersini de içerir; ikisi birbiriyle çelişir.

Burada vurgulamak gerekir: Doğru yanlış yargıları değer yargıları değil, bilimsel yargılardır.

Soru şudur: Peki “haz ve elemin çift kutupluluğu değerlerin çift kutupluluğunun temeli” sayılabilir mi?

Buna olumlu yanıt verilemez; çünkü “değerler alanı duyu verileri alanını aşan bir alandır. Örneğin, bir değerin gerçekleştirilmesi acı verebilir, bir kötülüğün yapılması da haz doğurabilir. Tam da bu nedenle haz ve elem değerlerin çift kutupluluğunun temeli sayılamaz.”

Değerler alanında bir takım durumlar/değişimler görülür: “Düzen-düzensizlik, organlaşma-bunun bozulması” vb.

Peki değerler alanındaki “çift kutupluluğun doğası” var mıdır, varsa bu nedir?

Bu soru, şu soruyu yanıtlamayı gerekli kılar: “İnsan neden yalnız gerçekle yetinmiyor, gerçeküstüne yönelmeye çalışıyor, başka bir anlatımla kendi kendini aşma çabası içine giriyor?”

İnsan, belli ki duyusal veriler alanında kalarak kendini aşamıyor. Bu nedenle “başka bir ben’le, başka bir bilinç’le ilişki kurma gereğini duyuyor.

Ben, burada başkasının bilincini “tam bir aşkın nesne” olarak alır. O da (başkası da) onu öyle alımlar. Bu ilişkide her ikisi de aşkın nesne olduğu için birer değerdir.

Tam da bu nedenle “her toplumda her bilinç odağı bütün değerler alanını yansıtır.” Bu demektir ki, “toplumdaki her ben, ‘biz’i yansıttığı ölçüde bir değer varlığı”dır.

Bilindiği gibi bu “değer varlığı” “kişi” olarak görülür. Sonuçta herkes birbirini “kişi” olarak kabul eder.

Evet ama “insanın çift kutupluluk özelliği, yani birleştirici yan ile dağıtıcı yan değerler yaşamının temeli” durumundadır.

Tekrarlamak gerekirse; “Ben, sen ve onun içinde bulunduğu biz aşkın alandan (değer aşkınlığından) çıkar. Bu nedenle, biz’in gerçekliği kabullenilmeden yapılan açıklama girişimleri (örneğin, Dougall’dan Freud’a, Hegel’den Hartmann’a kadar) hepsi indirgemecidir.”


Değerlerle Bilgi İlişkisi

Felsefe tarihine bakıldığında, bilgi ve değer ilişkisinin ele alınışında farklılıklar olduğu görülür.

İlk Çağ’da (eski Yunan felsefesinde) bilgi ve değer arasında “eşitlik olduğu” öne sürülür. Örneğin, Sokrates “iyi kişiyi doğru, kötü kişiyi yanlış gören” olarak tanımlar.

Orta Çağ’da bilgi değerin altında, açıkçası “egemenliğindedir.” Bu dünyada değer akılla incelenemediği, açıklanamadığı için irrasyonel ve mistik değer yaklaşımları doğmuştur. (Örneğin, yeni dönemlerin Pascal’ı ile Kierkegaard’ın yaklaşımları da bu gruba girer.)

Yeni zamanlarda ise bunun tam teri bir durum söz konusudur: Değer bilginin altında, başka bir ifadeyle egemenliğindedir. Değer, artık “gerçekler arasında bir gerçek” olarak ele alınır. Dolayısıyla değer yargıları psikolojik ve sosyolojik incelemelerin konusu olur.

Ne var ki yeni dönemlerin bu yaklaşımı “iyi-kötü yargılarında hiçbir normatiflik bırakmaz; ortada yalnız örf ve âdet bilimi kalır!”

Değer olarak iş’in üç özelliği vardır: Birincisi, öznenin eylemleri (fiilleri) hem aşkın nesne ile mümkündür hem de onunla gereklilik haline gelir. İkincisi, iş, ancak bir başkasının varlığı ile değer düzeyinde somutlaşır. Bir başka anlatımla, “bir iş’in değer olabilmesi, insanın insan olarak görülmesiyle mümkündür.” O, kişi değil de araç olarak kabul edilirse bu asla mümkün olmaz.

Demek ki, değerler sadece iş’le “yaratıcı güce dönüşebilir.


Değer Eyleminde Sevginin İşlevi

Sevginin neliği ve işlevi konusunda yanlış yaklaşımlar vardır: İnsanımsı yaklaşım, bir; özcü yaklaşım, iki.

Birincisini yeni Platon’cu tasavvuf felsefesi temsil eder. Buna göre “varlığın sırrı” aşktır. Varlık ve yaratış aşkın somutlaşmasından ibarettir. Kişinin başkasına (ve Tanrı’ya) sevgisinin kökeninde yatan budur.

Dikkat edilirse bu yaklaşım değer alanını açıklamaz; çünkü bilgi vermez. Açıklama savında olmasına rağmen “sınırsız bir metafiziğe saplanır kalır.” Bu da “insana özgü bir özelliği bütün varlığa yaymak”; başka bir anlatımla onu açıklamamaktır.

İkincisi, M. Seheler’in yaklaşımında ifadesini bulur: Sevgi, ne duygusal ne de ruhsal olaylara indirgenebilir. Çünkü o, “kendi başına bir değer” durumundadır.

Oysa sevgi, “kendi başına bir değer” değildir. Çünkü o, “bazen olumlu bazen de olumsuz değer olabilir.” “Örneğin, Othello’nun sevgisi yok edici, fakat bilim insanındaki doğa sevgisi olumlu değer” durumundadır.

Sevginin iki özelliği vardır: “Nesnel – öznel bir diyalektik süreç” oluşu, bir; “başkasının varlığı” ile var olması, iki.

O, ancak başkasının varlığı (aşkın nesnesi) olumlu alımlandığı zaman değer niteliği kazanır.

Sevgi eyleminin çeşitli görünüşleri söz konusudur: Arkadaş sevgisi, cinsel sevgi, iş sevgisi, meslek sevgisi, dost sevgisi, toplum sevgisi vb.

Toplum sevgisi, bunlar içinde en üst derecede bulunur kuşkusuz.


Değerlerin Derecelendirilmesi

Kimi filozoflar, birbirinden farklı değer derecelendirmeleri yaparlar. Örneğin, Platon, Nietzche, Scheler ve benzeri filozoflarda bu görülebilir.

Kuşkusuz değerlerin ortak özellikleri vardır. Ancak bu durum, bir değerin başka bir değerle ölçülebileceğini göstermez. Çünkü “değerler özerktir.”

Dolayısıyla değerlerin hepsinde aynı ölçüt kullanılamaz. Bu da “her değerin kendi türü içinde ele alınması gerektiği”ni gösterir.

Değerlerden “birini diğerine uygulama”nın ciddi sakıncalar doğuracağı da açıktır.

Doğacak sakıncaların en tehlikeli olanı, kuşkusuz “değer monizmi”ne, dolayısıyla fanatizme saplanmaktır. Örneğin, “yaşam değerinin her şeyin üstünde, diğerlerinin ona tâbi olduğu” durumda, bu “üst insan açısından tam bir fanatizm halini alır.”

Tam da bu nedenle, “değerlerin bağımsız alanlar olduğu, her birinin ayrı ölçütleri bulunduğu, hiçbir ölçütün diğerine uygulanamayacağı” unutulmamalıdır. Örneğin, “ekonomideki ölçütü sanata, sanattakini dine, dindekini hayata uygulama”ya kalkışmamak gerekir. Her değerin ölçütü ayrıdır; yalnız ona özgüdür.

Bu durumda, tam bir “değerler çokluğu” söz konusudur; dolayısıyla orada fanatizmin hiçbir biçimi görülmez.


Gayelerle Araçlar İlişkisi

Değerler nesneleştiği zaman gayeye dönüşür. Bu dönüşüm “iç düşünme”yle gerçekleşen bir süreçtir.

Gaye, bu durumda “duyu verilerini aşkın nesneye göre aşma iradesidir.” Daha açıkçası, o “kendini aşma çabasıyla başlar, ulaşmayla tamamlanır.”

Bu süreçte, “başkasının hangi gayeye göre hareket ettiği”ni kuşkusuz bilmek gerekir. İşte o anda “biz” ilkesi belirir.

Soru şudur: Peki “başkasının gayesi nasıl bilinir?”

Başkasının gayesi, “nesne içinde duyusal erimeyle (tasavvuftaki gibi) değil, tam tersine aşkın nesne ile aradaki diyalektik-zihinsel ilişkiyle bilinir.”

Araçlarla gayeler arasında elbette uyum olması gerekir. Ancak olmayabilir de. Örneğin, ahlâkî araçla siyasal gaye, sanatsal araçla ahlâki gaye arasında uyum bulunmayabilir. Söz konusu durumlarda, “gaye davranışı ile değer arasında uyumsuzluk olduğunda çeşitli sapınç tipleri oluşur” (en ilerisi, bilindiği gibi Makyavelizm’dir.)


Değer Alanı ve Tümel Baskı

İnsanın sosyalleşmesi, onun “değer gücü, değer yaratma, norm yaratma gücü”nü gösterir: Sosyalleşme bu gücün sonucudur.

Norm, başka bir anlatımla “içten kabul edilen tümel baskı” değer alanı dikkate alınmadan anlaşılamaz.

İnsanın bir başkasıyla “ontolojik ilişkisinde normlar vardır.” Norm, sadece “ahlak alanında değil, değer alanının bütününe aittir.” Tam da bu nedenle, aksiyoloji normu temel alır.

Her normun bağlı olduğu bir değer vardır. O, biçim olarak görülemez; çünkü içeriklidir: “Kendi içeriğine ait özel bir yükümlülük ve baskı oluşturur.” Örneğin, uyuşturucu kullanımı normal dışı birisi için ihtiyaç sayılabilir; bunda norma dayanış yoktur. Fakat ilaç üretimi için onu kullanmak norma dayanır.


Değerler, Önermeler ve Yargılar

Her değer önermeyle ifade edilebilir; bu onun “bilgi dili” ile anlatımıdır. “Bilgi dili” ile ifade edilen, burada değer yargısıdır.

Bütün değer yargıları sentetiktir. Örneğin, “Bayrak kutsaldır, bu resim güzeldir” vb.

Bunlar, ayrıca apriori (deneyden önce)dir; başka bir anlatımla olgudan çıkmaz. Ancak bunlar (aprioriler) öznel ve ideal değil, tam tersine hem nesnel hem de aşkındır.

Daha önce vurgulandığı gibi “bunlar, her değer alanında öznenin aşkın nesne (obje) ile ilişkisinden doğar; ancak onunla vardır.”

Tam da bu nedenle her değer yargısı öznel olduğu kadar da nesneldir: “Özne koyduğu için sübjektif, aşkın nesneye (objeye) ait olduğu için objektiftir.” Bu ikili niteliği, değer yargılarının hem kişisel hem de toplumsal oluşunu gösterir. Örneğin, “Bu ev pahalıdır.” yargısı, öznenin “arzu gücü”nü dile getirdiği için sübjektif, gereksinilen aşkın nesnenin içeriğini verdiği için objektiftir.”

Maddeden insana ve değerlere doğru ilerledikçe elbette “nedensellik mantığı sarsılır”; burada “olasılık kadroları kurulabilir” kuşkusuz.

Bu demek değildir ki, “olasılık kadrolarının genişletilmesi, normatif çift değeri kaldırır; iyi-kötü, güzel-çirkin, kutsal-kutsal dışı çift değeri varlığını korur.”


İçkin, Aşkın ve Normatif Değerler

“Öz nitelikleri” değerleri üç grupta ele almayı gerektirir; şöyle ki:

●İçkin değerler: Teknik, sanat ve bilgi değerleridir. Bunların temeli “bilinç verileri”dir. Örneğin, “teknikte madde, sanatta duyumlar ve duygular, bilgide kavramlar” söz konusudur. Hepsinde temeli “bilinç içeriği” oluşturur. Başka bir anlatımla, teknikte, sanatta ve bilgide bütün verimler “önce içkin duyu içerikleri olarak kendilerini verirler.”

●Aşkın değerler: Bunlarda “duyu verileri sadece ve sadece vesile” niteliğindedir. Bu alanda esas olarak “biri diğerine göre aşkın olan iki varlık” söz konusudur: Ben ve sen. Bu ikisi arasındaki ilişki “bir aşkınlık ilişkisidir.” Ahlâkî alana aşkınlık niteliğini kazandıran bu ilişkinin özelliğidir. Bu alanda, “içkin olan bilinç içeriği, basit bir vesiledir.” Dolayısıyla “bilinç içeriği, teknikte, resimde vb. olduğu kadar önemli değildir.”

●Normatif değerler: Sanıldığı gibi “bunlar değer değil, bütün değerlerin ölçüleri, değişim örnekleri”dir. Açıkçası, bunlar “değerleri birbiriyle karşılaştırma ve ölçme” işlevi görürler.

Değerleri karşılaştırmada da üç ölçüt olduğu söylenebilir: Hakikat, adalet ve yarar.

Adalet, “bu üç ölçü-değerin (normun) zirvesidir.” Onun bir yanında hakikat, diğer yanında yarar bulunur. Örneğin, yargıç, hem hakikate hem de yarara dayanarak iş görme durumundadır.


Eksiklik Bilinci ve Değer

İnsan, evrende “kendini problem olarak koyan varlık” olarak da tanımlanabilir. Bu çerçevede, “o, evrende ve kendinde bir şeyi eksik hisseden varlıktır.”

Bu nedenle insan, “eksikliğini duyduğu şeyi aşma ve yaratma çabası ile -gerçek varlığı yanında- bir de ideal (hayali) varlık kurar.”

“Kendi kendine varlık” tanımı tam bir soyutlamadır; özellikle mekanist yaklaşımca üretilmiştir.

Oysa E. Husserl’in gösterdiği açıktır: “Düşünmek, bir şeyi düşünmektir; her bilinç eylemi bir şeyle kaimdir.”

Söylemek bile fazla: İnsan, “eksik bilinç” varlığıdır; “değer bundan doğar.” Dolayısıyla “değerin varlığı mümkünün (ve inancın) varlığı” anlamına gelir.

Dolayısıyla açık ve net olan şudur: “Değer alanı inançla kurulan mümkün alanı”ndan ibarettir.

Soru: Varlık olmadan mümkün olabilir mi? Olmaz; “mümkün, varlığın nesnel (objektif) özelliğidir. Bu da “varlığın geleceğe çevrilmiş gerektirilmemişliğini ve yeni yönler alabilmesini ifade eder. Bütün varlıklar sürekli fiilleşmeden ibarettir. Mümkün, işte bu fiilleşmedir.”

Tam da bu nedenle, “değer alanı mümkün alanı” olarak tanımlanır.

İnsan, bu nedenle, kendini “mümkün alanı”nda, başka bir anlatımla “varoluş” alanında gerçekleştirir.

Kendisi için (pour soi) varlık, ancak “sonsuz bir varlığın bulunması”yla huzura kavuşabilir. Bu nedenle de o “ancak evrensel bir düzende dinginliği bulabilir.”

Demek ki, “pour soi” bilince karşılık evrensel varlık düzeni vardır.”

Bunun anlamı da şudur: “Evrensellik, mistik değerler alanında Tanrı, gerçek değerler alanında ise sonsuz doğa –veya panteizmde olduğu gibi- Tanrı’yla doğa aynılığı” olarak görülür.

İşte bu nedenle, ahlakçının, bilginin ve sanatçının “değer alanlarında ideal yerini Tanrı veya sonsuz doğa oluşturur.” Örneğin, büyük sanatçılar ve mucitler “değer düzenini sonsuz varlığa yükseltirler.”

Tekrarlamak pahasına vurgulayalım ki, “Hiçbir değer, seçeneği ortadan kaldıran bir sürekli skala kabul etmez: İyi karşısında kötü vardır. Birinden ötekine hissedilmeden geçilmez; çünkü değerin çift kutupluluğu mutlaktır.”


Değer ve Özgürlük İlişkisi

Her değer, anlaşılabileceği gibi “bir seçme ve beğenme alanı”dır. Değerlendirmede insan iki seçenek karşısındadır: Birinden birini seçer.

Felsefe tarihinde, kimi filozoflar bu konuya dair farklı yaklaşımlar geliştirmişlerdir: Epikür, Spinoza, Schelling, Scheler, Bergson, Kant vb.

Epikür, seçmede özgürlüğü gerekli görür; onu da “fiziksel özgürlük”le temellendirmeye çalışır. Fakat bu temel, “insan varlığının özgürlüğünü açıklamaz.”

Spinoza, özgürlüğü “mutlak zorunluluk”a dayandırmaya çalışır. Özgürlük, burada, “determinizmin bilinci” olur; sonuç olarak panteizme varır.

Schelling, “doğadan ayrılarak içine katlanan” insanın (öznenin) orada “mekanik zorunluluğu görünce onun zıttı özgürlüğü koyduğu”nu söyler.

Scheler, seçmeyi “tercih” olarak görür; dolayısıyla “üstünü aşağıya tercih zorunluluğunu savunur.”

Bergson ise seçmeyi “bilinç ve hayat metafiziği”yle temellendirme çabasındadır.

“Bilincin akışı, bir nehrin akışı gibiyse”, başka bir anlatımla, “yekpare ve sürekli bir oluş”sa, orada seçme, bireşim ve yaratış değil, süreklilik, akış vardır.

Açık olan şu ki, bu temellendirme çabaları metafizik girişimleridir: “Sonuçta ya özgürlüğü yadsırlar ya da onu varsayım olarak koyarlar.”

Halbuki “değer alanında özgürlük bir seçme, inşa etme ve yaratış” eylemidir. Bu eylem, mekanik değil, tam tersine “bir aşma, yaratma olduğu için özgürlük olarak” gerçekleşir.

Maddeden bitkiye, hayvana ve insana doğru ilerlendikçe özgürlüğün “derece derece geliştiği” bellidir: İnsanda, bitki ve hayvana göre “kontrol merkezi ve özerklik artar.”

Tam da bu nedenle “insan değerler karşısında özgür (ve yaratıcı)”dır. Kuşkusuz, “özgürlük burada metafizik değil, tam tersine etik nitelik” taşır.

Söylemek gerekir mi; yaratıcı olanlar, olumlu değerlerdir; bunlarla “bir düzen kurulur; hatta bu seçenek aşılarak üstün bir durum oluşturulur.” Olumsuz değerler ise “yıkıcıdır”; var olan “düzeni bozar, ancak seçenekleri aşamaz.”

Ahlâkî nitelikli eylem özgürlüğü bilindiği gibi “ödev” olarak tanımlanır.

Kant’ın yaklaşımında, ödev “kategorik emparatif”tir; o, “kendi kendini mecbur eder”; bu da onun “yükümlülük ve emir niteliği taşıyan bir norm olduğunu gösterir.” (Pratik aklın saf akıldan farkı).

Kant’ın bu yaklaşımı ilerletilebilir: “Mecbur olmanın sadece ahlâk normlarında değil, değerler alanının tümünde genel ilke olduğu söylenebilir.”

Daha önce belirtildiği gibi “toplum, insanların eksiklik ve tamamlanma çabaları”yla oluşur. Buna göre toplum, “başkalarında var olan insanların gerçekleşmelerinden ibarettir.”

Değer, bu durumda “öznel olarak kişiliğin, nesnel olarak toplumun gerçekleşmesidir.”: Orada, “insanın başka varlıklara karşı özerkliği, kendisine seçme özgürlüğü verir.” Bu da “değerlendirme özgürlüğünün temeli”ni oluşturur.

Günümüzde “değeri ve özgürlüğü maddede ve canlı varlıklarda arayan yaklaşımlar aşılmıştır”; apaçık olan şudur: “Değer, özgürlükle, özgürlük de insanla vardır.”


Değer Alanında İnanma ve Geçerlilik

Değer alanında, inanmanın doğasına ilişkin bazı yaklaşımlar vardır.

İlki, imancı (fideist) yaklaşımdır. Buna göre bilgi ve inanç insanın “iki ruhsal yetisi”ne karşılık gelen iki alandır. Açıkçası, ikisi birbirinden bütünüyle ayrıdır.

Bu ayrım elbette kimi bilimcilere ve dincilere cazip gelir; benimserler. Oysa insanda, sanıldığı gibi birbirinden -kompartımanlar halinde- ayrılmış iki alan, bilgi ve inanç alanı yoktur.

Bilgi ve inanç, tam tersine “aynı kafanın iki davranışını simgeler.” Her ikisi de “her an birbirine nüfuz eder.” Daha açık söylenirse, “değer olarak bilgi inanç alanına girdiği gibi, içerik olarak her değer de bilgi alanına girer.” Bu nedenle bilgi ve inanç ayrımı yapılamaz.

Kimileri, değerleri yaratanın “inanma iradesi” olduğunu öne sürerler. Bu yaklaşıma göre “bilgi inanmanın özel bir türü” olarak kabul edilir.

Açıktır ki inanmak, “gerçekle ideal, başka bir anlatımla, “gerçekle mümkün arasında eylem halinde kurulmuş yaratıcı varlıkla bağlantısını kaybettiği oranda geçerliliğini yitirir.”

Felsefe tarihinde inanmanın geçerliliğini ilk kez ortaya atan W. James’tir (pragmatizm).

Ona göre inanmaya geçerlilik sağlayan şey başarıdır: İnsan, deneyimlerinde “başarı getiren şeye inanır.”

Gerçekte inanmanın “üç hâli”nden söz edilebilir, şöyle ki:

İlk hâl, öznenin nesne (obje) içinde kayboluş durumudur: Bunda “özne nesne içinde erimiştir.” (Mistik değer anlayışı).

Bu anlayışta ideal, insanın “duyu verilerini aşkın nesne (obje) adına feda etme”sidir. “Çünkü” denir; “değerde duyu verileri vb. salt görüntüdür.” Eklenir: “Asıl olan onun arkasındaki aşkın nesne (obje)dir; esas varlıktır.”

İşte “kutsal” denilen şey bu “değerlendirme davranışı”nın ifadesidir. Daha açıkçası, “o artık mümkün nesne (obje)nin simgesi” durumundadır.

İkinci hâl, tam tersine, nesnenin özne (süje)de kayboluş durumudur. Bunda, “özne-nesne ikiliği kaldırılmış; gerçek özneye indirgenmiştir.” (Romantik değer anlayışı).

Anlaşılabileceği gibi bu iki hâlde de geçerlilik elde edilemez: Çünkü “değer düzeninin geçerliliği, ne öznede ne de nesnede aranabilir. Geçerlilik, özne-nesne (süje-obje) ikiliğine ait diyalektik ilişkiyle elde edilebilir.” Daha açık bir anlatımla, “ne özne nesneye, ne de nesne özneye indirgenebilir. Çünkü onlar aynı varlığın zıt ve tamamlayıcı” yanlarıdır.

Bu durum da gösteriyor ki, “değer düzeni, geçerliliğini ancak gerçekçi bir dünya görüşünde bulabilir.” Örneğin, ahlakta, sanatta, teknikte vb.de “özne ile aşkın nesne arasında denge kurulabilir ki bu da bilgi ve inanç dengesi”dir.




Doğu-Batı Çelişkisinin Aşılması

Filozof Ülken, yukarıda betimsel (descriptif) yöntemle verilen değer felsefesinin sonunda Doğu ve Batı dünyasının durumuna bakar; açık, tutarlı ve gerçekçi bir öneride bulunur. Bu önerisini şöyle temellendirir:

Değer, “insanî varlığın en geniş ifadesi”dir; onun “bildirilebilir olması için bu akıldışı alanın akılla temasa gelmesi” gerekir. Çünkü “değer, aklı aşan varlığın akılla ifadesi” demektir. Dolayısıyla “bildirilemeyen ve anlaşılamayan şey değer değildir.”

Burada şu sorulabilir: Peki “değerler hareketi yalnız tek hatlı mıdır?”

Gerçek şu ki, “değerler alanında gerileme, ilerleme ve zikzak”, açıkçası “türlü şekiller” görülüyor.

Bilindiği gibi günümüz dünya toplumunun anlaşılması ve açıklanması hâlâ Doğu ve Batı kavramsallaştırmasıyla yapılıyor.

Evet, insanlığa genel olarak bakıldığında, ikiye ayrıldığı görülebilir: “Bir yanda telkin, sempati, dış bilinç ve ona bağlı bir değer dünyası, öte yanda zekâ, irade, tutku ve ona bağlı bir değer dünyası” vardır.

Bu iki dünyanın birincisi Doğu, ikincisi Batı uygarlığı olarak adlandırılır.

Tekrarlamak gerekir; değerler alanındaki gelişmelere bakıldığında “dünyanın âdeta ikiye bölündüğü, parçalandığı” rahatlıkla görülebiliyor: Batı’da “zekâ ve iradeye dayanan gergin bir irade kültürü, makine uygarlığı, Doğu’da sempatiye dayanan bir iç uygarlığı” vardır.

Kuşkusuz “dünyayı fetheden”, bu çerçevede büyük imkânlar, araçlar yaratan “irade uygarlığı”dır.

Evet, ama “insanı insana açık tutan, onlar arasında tinsel bağlılığa temel oluşturan da iç uygarlığıdır.”

Söylemek bile fazla: Bu iki değer dünyasının birinden biri seçilemez. Çünkü “insanlık, artık ikisinden birini seçmek durumunda değildir.”; tam tersine “bir bireşim yaratmak zorundadır.”

Bunun başarılması, elbette “her iki dünyanın kendi yetersizliklerini anlayarak bütünsel insanı oluşturma doğrultusunda kararlı bir çabaya girmeleri”yle mümkündür.

Bu çaba(lar)ın kurumsal dinamiğini hiç kuşkusuz eğitim sistemi oluşturabilir.

İnsanlığın geleceği, “bu iki uygarlığın birbirini tamamlayarak bütünsel insanı yetiştiren eğitim sistemi”nin hem hızlı hem de yaygın olarak her ülkede inşa edilmesiyle kurtarılabilir.

Artık ertelenemez karar zamanı gelmiştir: “İnsanlık bugün intiharla kendini yaratma arasında bir seçme durumu”yla karşı karşıyadır.

Öyle görünüyor ki insanlık bugün filozof Ülken’in “tek çare” olarak sunduğu bu çözüm önerisini geliştirdiği 1960’lı yıllara göre çok daha büyük sorunlarla yüz yüzedir. Örneğin; iklim krizinden enerji yetersizliğine, gıda sıkıntısından kitlesel göçlere, doğal çevre tahribatından kapitalist sömürüye, yağmaya, terörden nükleer yarışa kadar giderek derinleşen ağır sorunlarla karşı karşıyadır.

Bu demektir ki insanlık öncelikle tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar yakıcı sorunlarla baş etmek zorundadır.

Kuşkusuz baş etmek yetmez; söz konusu sorunları hem çözmek hem de tekrar yaşamamak için -E. Morin’in ifadesiyle söyleyelim, artık “yolunu değiştirmek” durumundadır.

Tutulacak yol, filozof Ülken’in formüle ettiği gibi akıl ve erdem bireşimiyle ancak aşılabilir.

Metnin başında da vurgulandığı gibi yeni Türkiye söz konusu bireşimle (özgün yolla) kurulmuş; kısa sürede gerçekleştirdiği büyük başarılarla dönem toplumlarının gıptayla baktıkları “yıldız ülke” konumuna yükselmiş, ne var ki -bilinen nedenlerle- bu niteliğini yitirmiştir.

Görünür gelecekte, neredeyse yetmiş yıldır yönünü kaybeden Türkiye tekrar özgün yolunu keşfedebilirse yine örnek ülke olabilir; dahası insanlığın umudu haline bile gelebilir.

Gönül ister ki dünya toplumları radikal bir yönelişle -eşzamanlı olarak- söz konusu yola girsinler; intiharı değil yaşamayı seçsinler.

Filozof Ülken, başka bir yazımda anlattım (‘Milliyetçilik, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisi, İletişim y, İst. 2002), her toplumun kendi ülkesinde akıl ve erdem bireşimiyle “insanî vatanperverlik”i gerçekleştirebilmesi halinde, dünyanın; özgürlük, eşitlik, adalet, barış, paylaşma ve refah gezegeni olabileceğini öngörür.

Söz konusu öngörünün anlamı mı? Dile getirilen bu “tahayyül”ün gezegen ölçeğinde somutlaşması, akıl ve erdem bireşiminin yarattığı özgün gerçeklik, “kurtarıcı - yaratıcı uygarlık.”

Kuşkusuz bunun da ön koşulu, her toplumda akıl ve erdemle kendilerini inşa etmiş öncülerin -yaratıcıların, filozofun ifadesiyle, “bütünsel insanlar”ın iktidar olmaları; tam bir eşgüdüm halinde kararlı, tutarlı ve sistemli olarak evrensel bir varoluş dinamiğine dönüşmeleridir.

Unutulmamalı ki, bütün yaşananlara karşın hâlâ ütopik görülen bu “tahayyül”ün değerini, dolayısıyla gerekliliğini “yaşayarak öğrenme”nin bedeli kestirilemeyecek kadar ağır olacaktır.

Tekrarlamak pahasına vurgulamak gerekirse seçim, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yaşamakla intihar arasındadır!

Görüldüğü gibi söz bitti, ancak zihnim yine Türkiye’ye takılıyor: İçinden geçtiğimiz bu tarihsel aralıkta şanslı olup olmadığını soruyor.

Emin olduğum belli: Türkiye’nin her şeye karşın iki şansı var: Sahip olduğu birikim, bir; hareket alanının genişlemesi, iki.

İçeride, uzunca süredir bağımlı, dolayısıyla çok sorunlu olmasına karşın, kuruluş dinamiğinin yarattığı felsefe, bilim, sanat, eğitim, ekonomi, hukuk, sağlık ve teknoloji alanlarında küçümsenemeyecek nitelikli bir insan birikimi vardır.

Dışarıda ise ABD zoruyla kurulan düzenin “parçalanışı” söz konusudur: Koşullar, Türkiye gibi bağımlı ülkelere hareket alanlarını genişletme fırsatı vermektedir.

Sorun şu ki Türkiye’de ana muhalefet kadroları bile bu iki şansı kullanabilecek nitelikte görünmemektedir.

Evet… Türkiye’de -yine de- umut bağlanabilecek dinamikler vardır: Dağınık olsalar da antiemperyalist, kamucu toplumsal ve siyasal gruplar güç birliği yaparak ülke genelinde özgürlük, eşitlik ve adalet ateşini yayıp adım adım intihara sürüklenen halkı içine düştüğü çukurdan çıkarabilirler.

Çukurda sürgit yaşanamayacağına göre iki olasılıktan biri söz konusudur: Parçalanarak tarih dışı kalmak, bir; kendi özgün yoluyla ayağa kalkıp yürümek, iki.



Meraklısına notlar:

1. Filozof Ülken’in Bilgi ve Değer (Kürsü Yay., Ankara 1965) eserini daha önce yayımlanan İnsanî Vatanperverlik (Remzi Kütüphanesi, İst. 1933), Aşk Ahlâkı (Anıl y., 2. bs., İst. 1959 ve Ahlâk (İst. Üniversitesi y., 1946) çalışmalarıyla birlikte okumak gerekir.

Elinizdeki bu metin, yazarın filozofa dair dördüncü ve son yazısıdır (İlk yazı Felsefe Dünyası dergisinde, ikinci yazı İletişim Yayınevinin “Modern Türkiye’de Düşünce” dizisinin Milliyetçilik cildinde, üçüncü yazı ise Nevin Güngör’ün editörlüğünü yaptığı Doğumunun 100. Yıldönümünde Hilmi Ziya Ülken kitabında yayınlanmıştır.)

2. Yeni Türkiye’de değer felsefesi üzerine eserler vermiş ikinci filozof kuşkusuz Takiyettin Mengüşoğlu’dur.

Felsefî antropolojinin kurucusu Mengüşoğlu, insana ontolojik açıdan bakar; bu çerçevede onda gördüğü yapıp etmelere eğilir. Bu yapıp etmeler (fenomenler), ona göre insanın “özel bir varlık alanı” olduğunu gösterir. Bu “varlık alanı”nı da değerler yönetir.

Mengüşoğlu, değerleri üç grupta ele alır: Yüksek değerler, araç değerler ve davranış değerleri.

Onun değer felsefesinin ayrıntılı betimlenişi bu satırların yazarınca daha önceki bir metinle verilmiştir. (“Değişmez Değerler ve Değişen Davranışlar”, Yeni Türkiye, 2018, sayı: 104)

Öğrencisi olduğum filozof Ülken, Mengüşoğlu’nu ciddiye alır, “yazdıklarını okumalısınız” derdi.

3. Ülkemizde öncü-kurucu bu filozoflardan sonra iki felsefecinin de değerler felsefesi alanına ilişkin metinleri olduğunu söylemek gerekir: İoanna Kuçuradi ve Kenan Gürsoy.

Kuçuradi, ders kitabı niteliğindeki Etik (Meteksan, Ankara 1988)’te konuyu ele alır: Ona göre yaptığı şey, “insanların başka insanlarla ve kendileriyle ilişkilerine ve bu ilişkilerde eylemde bulunurken karşılaşılan değer sorunlarına, bu arada da normlara ilişkin sorunlara bir ışık tutma girişimidir. Birkaç yoldan ortaya koymaya çalıştığı şey, yaşarken doğru ya da değerli eylemde bulunabilmenin bir bilgi sorunu olduğu, birkaç çeşitten bilgiye bağlı bir sorun olduğudur.”

Kuçuradi, daha sonraki İnsan ve Değerleri (Felsefe Kurumu y., Ank. 1998) eserinde konusunu derinleştirir; sunuşunda şöyle der: “Aynı insanların, aynı eylemlerin, aynı olayların, aynı durumların farklı şekillerde değerlendirilmesi insan dünyasının bir olgusudur. Bu olgu kimi düşünürleri ‘değerlerin göreli olduğunu’ ileri sürmeye ve bundan eylemle ilgili sonuçlar çıkarmaya götürmüştür. Kimi filozoflar da bu sava karşı ‘değişmez, evrensel değerler olduğunu’ temellendirmeye çalışmıştır. Değişik ve değişken dünya görüşlerinin ve normların varlığı, ayrıca da aynı konularda değişik ve değişken normların çokluğu olgusu, yüz yılımızda çoğulculuğun bir ideal hâline getirilmesine yol açmış; bu çoğulculuk da, yüz yılımızın ikinci yarısında kimi düşünürleri bütün görüşlerin ve normların ‘eşdeğer’ olduğunu ileri sürmeye götürmüştür. Kuçuradi, yukarıdaki saptamalara dayanarak değerlendirme ve değerlere görelilik -mutlakçılık seçeneklerini dışta bırakan yaklaşımını açımlar.”

Gürsoy, tasavvufun “birleme” yaklaşımı temelinde insanın kendi kendini inşa etmesi gereğini vurgular.

O, “her durumda, farkındalıkla insanın kendisini özne olarak var kılması”nın mümkün olduğunu söyler.

Evet, ama yaklaşımın dayandığı mistik-metafizik temel özneyi aşkın nesne (obje) içinde eritip bitirmeyecek midir? Başka bir ifadeyle “gassal elinde mevt olunmayacak mıdır?”

Tasavvufa yöneltilen bu temel eleştiriden kurtulmaya çalışan Gürsoy, “hikmet haline getirme”ye çalıştığı ‘felsefe dili’yle tasavvuf edebiyatı alanında okunabilecek nitelikli metinler üretmektedir.

Onun yaklaşımı, ülkedeki “tasavvuf şeyhleri”nin, “lafazan ilahiyatçı lar”ın cehaleti, ilkelliği ve kabalıkları fark edildiği oranda değer kazanabilir. (Birleyerek Oluşmak (Söyleşi: 1. Bayraktar – F. Bayraktar, Aktif Düşünce y., Ankara 2013).

4. Umulur ki, elinizdeki bu metin özellikle son yıllarda sermayesi cehalet olanların dillerine pelesenk ettikleri “değerler eğitimi”(!) programlarının kökten değiştirilmesine katkı sağlar.

Olabilecek katkıyı önemsiyorum. Çünkü uygulanan programlar ve niteliksiz uygulayıcılar çocukları (ve toplumu) çürütmekte; onların özgür ve sorumlu varlık (kişi) haline gelmelerini önlemektedir.


50 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

BİR BİRİKİM OLARAK BİLİM VE BİLGİSİ

Daha önceki bazı yazılarımda vurgulandığı gibi Türk devrimi bazı süreklilikler de içerir. Bunlardan biri de hiç kuşkusuz geç Osmanlı döneminde yetişmiş bilim insanlarını sahiplenme, dahası onların çal

Comments


bottom of page